|
Cari Açık Sorunu Çözülebilecek mi?  Türkiye’nin cari açığı tehlike sınırını çoktan aştı; sıcak para bağımlılığı sürmekte. Ekonomi çevreleri Türkiye’de cari açığın neden olacağı bir krizi öngörmese de, önlem alınması gerektiği yönündeki uyarılar artıyor. Cari açık, neredeyse her kesimden insanın ezbere söylediği gibi “Türkiye ekonomisinin yumuşak karnı.”
Ekonominin temel aktörleri bu konuda kaygılı. Artış eğilimini durmaksızın sürdürmesi, bu yöndeki kaygıları doğru çıkarıyor. Konuyla ilgili geçmiş deneyimlere dayanarak kriz riskine dikkat çekenler olduğu kadar, sürdürülebilir olduğu sürece cari açığın sorun teşkil etmediğini savunanlar da var. Ancak özellikle cari açığın rekorlar kırmasından sonra oluşan genel görüş, acil önlem alınması gerektiği yönünde. Son dönemlerde cari açığın artık “çok ciddi” bir sorun haline geldiğini kabul edenlerin sayısı artıyor. Ekonomistler, üst düzey yöneticiler ve hükümet cari açıkla ilgili üst üste açıklamalar yapıyor; bu konu çeşitli platformlarda uzun uzun masaya yatırılıyor. Bu dev sorunun çözümüne dair farklı çevrelerden farklı yorumlar geliyor… Cari açık genellikle gelişmekte olan ülkelerde karşılaşılan bir sorun ancak bu, gelişmiş ülkelerin cari açık “derdi” olmadığı anlamına gelmiyor. Birçok ülkenin baş belası ve adı sıklıkla krizlerle birlikte anılıyor. Peki cari açık tam olarak ne demek?.. Bu kavramı açıklamadan önce ödemeler dengesinin tanımını yapmakta fayda var. Merkez Bankası tanımlarında ödemeler dengesi, geniş anlamıyla “bir ekonomide yerleşik kişilerin (Merkezi hükümet, parasal otorite, bankalar, gerçek ve tüzel kişiler), diğer ekonomilerde yerleşik kişiler (yurtdışında yerleşikler) ile belli bir dönem içinde yapmış oldukları ekonomik işlemlerin sistematik kayıtlarını elde etmek üzere hazırlanan istatistiki bir rapor” olarak ifade ediliyor. Ödemeler dengesi; cari işlemler hesabı, sermaye ve finans hesabı, net hata ve noksan ile rezerv hareketleri olmak üzere 4 bölümden oluşuyor. Bu 4 bölüm içinde cari işlemler ile sermaye ve finans hesapları oldukça önemli. Cari işlemler hesabı mal, hizmet ve gelirle ilgili işlemlerden doğan döviz giriş ve çıkışlarını ve cari transferlere ilişkin işlemleri gösterirken; sermaye ve finans hesapları doğrudan yatırımlar, portföy yatırımları, krediler gibi sermaye akımlarına ilişkin işlemleri gösteriyor. Normal koşullarda cari açık ortaya çıktığında, yani ülkeden çıkan döviz miktarı ülkeye giren döviz miktarından daha fazla olduğunda, sermaye ve finans hesabında fazla ortaya çıkması ve bu açığı dengelenmesi beklenir. Ancak bu hesapta fazla oluşmadığı durumlarda açık, ülkenin rezervlerinden karşılanır. Yani ülke rezervlerinde azalma olur. Cari açık, yurtiçi tasarrufların yeterli olmadığının göstergesidir. Böyle bir ortamda açığı karşılamak için yurtdışı tasarruflara ihtiyaç duyulur. Teorik bakış açılarında genellikle, “ülkelerin belli oranlara kadar açık verebileceği ancak bu açığın nasıl finanse edildiğinin önemli olduğu” fikrinde birleşilir. Türkiye’nin Cari Açıkla Mücadele Yolculuğu Türkiye uzun zamandır cari açık sorunuyla karşı karşıya. Türkiye’nin cari açık geçmişine bakıldığında 1988, 1989, 1991, 1994, 1998 ve 2001 yıllarında cari fazla verildiği görülüyor. 1993 yılında, cari açıkta geçmiş yıllara göre büyük çaplı bir artış yaşandı. 1994 yılının başlarına gelindiğinde ise, Türkiye’de ekonomik kriz baş gösterdi. 2000’de cari açık ciddi bir artış göstererek 10 milyar dolara yaklaştı. 2001’de de Türkiye tekrar ekonomik krizle baş etmek zorunda kaldı. Geçmişte bu tür olumsuz deneyimlerin yaşanması, geleceğe yönelik kaygıları da artırıyor. Çünkü 2002 yılından itibaren cari açıkta ciddi bir artış söz konusu; cari açığın boyutları rekor seviyelerde. Durum böyle olunca gündem maddeleri de cari açığın sebepleri ve önlem için neler yapılması gerektiği üzerinde yoğunlaşıyor. Bu noktada da dış ticaret açığı, kur, faiz ve sıcak para kavramları ön plana çıkıyor. 2001 krizi sonrasında Türkiye değişim sürecine girdi. Krizin ardından, daha önce uygulanan kur rejimi terk edilerek dalgalı kur sistemi benimsendi. Bu dönemde dünya genelinde de artan likidite nedeniyle yatırımlar, yeni ülkelere yönelmeye başlamıştı. Gelişmekte olan ülkeler de bu yatırımların adresi olmaya başladı. Türkiye, uyguladığı yüksek faiz, siyasi istikrar ortamı, kriz sonrasında gelişen ekonomik koşullar nedeniyle tercih edilen ülkelerden biri haline geldi. Zaman içinde sıcak para girişi, dalgalı kur rejiminin de etkisiyle kurlar üzerinde etkili olmaya başladı. Türk Lirası’nın yabancı paralar karşısındaki değeri artış gösterdi. Ayrıca Merkez Bankası da enflasyonu düşürmek için Türk Lirası’nın sıcak para girişi sayesinde güç kazanmasından yararlandı. 2002 yılı sonunda 1,63 seviyelerinden işlem gören Amerikan Doları 1,18 seviyelerine kadar geriledi. Dışa Bağımlılık Artıyor Kurların Türk Lirası lehine gelişmesi sonucunda ithal mallar daha ucuz hale gelmeye başladı. Ayrıca Çin’in ucuz maliyetli ürünlerinin dünya piyasalarını kasıp kavurması, enerji ve girdi fiyatlarındaki artışın yüklediği maliyetler ve kur dengeleri, yerli üretimin rekabet gücünü büyük ölçüde baltaladı. İthal malların ucuzlaması, yurtiçi tüketimde de tercih sebebi olmalarına neden oldu. Yurtiçi tüketim dışında üretimde de ithal mal kullanımı arttı. Ara malı ithalatının artması nedeniyle ihracat, ithalata bağlı olarak seyrediyor. İhracat artsa bile ithalat artışı daha yüksek seviyelerde oluyor. İthalattaki hızlı yükseliş, ihracatın rekor kırdığı yönündeki haberleri gölgeliyor; dış ticaret açığı da büyümeye devam ediyor. 2002 yılında 6 milyar dolar olan dış ticaret açığı, 2007 yılında 46,6 milyar dolar olarak gerçekleşti. Haziran 2008 verilerine göre ise dış ticaret açığı bir önceki yılın aynı ayına oranla %63 artarak 6,3 milyar dolara ulaştı. 2008 yılının ilk 6 aylık döneminde dış ticaret açığı bir önceki yılın aynı dönemine göre %41,3 oranında artışla 28,7 milyar dolar oldu. Cari açık ise, Ocak-Haziran döneminde geçen yılın aynı dönemine göre %41,9 oranında artarak 27,3 milyar dolara yükseldi. Cari açık Haziran ayında geçen yılın aynı ayına göre %78,2 oranında yükseldi ve 5,5 milyar dolara ulaştı. Artış beklentilerin üzerinde gerçekleşti. Yılsonu cari açık beklentileri ise 50 milyar doların üzerine çıktı. Cari açıktaki artış yurtdışından tasarruf ithalatını gerekli kılıyor. Ancak görülen o ki, bu tasarruflar üretime yönlendirilemiyor ve tüketim için harcanıyor. Yani hem yurtiçi tasarruflarımız yetersiz seviyede hem de yurtdışından gelen tasarrufları üretime yönlendirip yeni kaynak yaratmakta zorlanıyoruz. Diğer taraftan, enerji konusunda dışa bağımlı olduğumuz için petrol fiyatlarındaki artış ve benzeri gelişmelerden direkt etkileniyoruz. Artan enerji faturası, cari açığı tetikleyen bir etken. Asıl sorun ise, cari açığın ne kadar daha finanse edilebileceği. Cari açık büyüdükçe artan dış kaynak ihtiyacı, Türkiye ekonomisini kırılganlaştırıyor. Çünkü cari açığını finansmanı daha çok sıcak para olarak tabir edilen kısa vadeli dış kaynaklarla sağlanıyor ve Türkiye gittikçe sıcak paraya daha bağımlı hale geliyor. Son dönemlerde örneklerini gördük; sıcak para ülkeyi hızla terk edebiliyor. Böyle bir gelişme sonucunda da bir krizle karşı karşıya kalınması kaçınılmaz. 1997 yılında Tayland’da başlayan Güneydoğu Asya krizinde de cari açığa ilişkin faktörler göze çarpıyor. Tayland’ın cari açığı 1995 ve 1996 yıllarında GSYİH’nın %8’ine kadar ulaşıyordu. Cari açığın finansmanı için yabancı sermaye girişi teşvik edilmiş, ancak ülkeye giren sıcak para katma değer yaratacak alanlara yönlendirilememişti. Sıcak para hızla ülkeyi terk edince Tayland kaçınılmaz olan sonuçla yüzleşmek zorunda kaldı. Uluslararası çalışmalara göre, cari açığın GSYİH'ya oranının % 4'ü aşması bir kriz sinyali anlamına gelir. Türkiye bu sınırı çoktan aştı; sıcak para bağımlılığı ise sürmekte. Ekonomi çevreleri Türkiye’de cari açığın neden olacağı bir krizi öngörmese de, önlem alınması gerektiği yönünde uyarılar geliyor. İthalat yoluyla karşılanan ara mallarının yurtiçinde üretiminin teşvik edilmesi, yerli firmaların yurtdışı firmalarla rekabet edebilmesi için gerekli stratejilerin belirlenmesi, borçlanarak büyümenin yerini ihracata dayalı büyümenin alması, enerji maliyetlerinin düşürülmesine yönelik çalışmalar, düşük kur-yüksek faiz uygulamasının sona erdirilmesi, uzmanlarca cari açığın önüne geçilmesi için atılması gereken adımlar olarak sıralanıyor. Ayrıca ihracata dayalı kalkınma modelinin benimsenmesi, cari açıktan kurtulmak için önemli bir adım olarak görülüyor. Buna en iyi örnek olarak da Güneydoğu Asya ülkeleri gösteriliyor. 1997 yılında çıkan kriz sonrasında bu ülkeler büyüme, ihracata yönelik ve toplumdaki yüksek tasarruf oranlarına dayanan çok büyük bir yatırım hamlesi gerçekleştirmeyi başardı. Komisyon Kurulmasına Karar Verildi Daha önceden cari açığın sorun teşkil etmediğini açıklayan hükümet yetkilileri ve iş dünyasından önemli isimlerin konuya yaklaşımları önemli ölçüde değişti. Cari açığın sürdürülebilir seviyede olduğu, bu nedenle endişe edilecek bir durum olmadığı şeklindeki açıklamalar, artık başka bir yöne kaydı. “Cari açıkla ilgili açıklamaların ardı arkası kesilmiyor” desek yanlış bir şey söylemiş olmayız. Hükümet yetkilileri, iş dünyasının önemli kuruluşları ve öne çıkan isimleri konuya ilişkin yorumlar ve uyarılar yapıyor. Örneğin, İş Bankası Genel Müdürü ve Bankalar Birliği Başkanı Ersin Özince, cari açığın çok yüksek olduğunu ifade ediyor ve bir itirafta bulunuyor: “Ne yazık ki cari açığın çözümlenebilir olduğunu başlarda düşünen insanlardan biriyim. Özeleştiri yapmam gerekirse, cari açığın doğrusu enflasyon gibi bir canavar haline geleceğini düşünmemiştim. Bunun bu kadar büyüyüp Türkiye'nin üzerine bir problem olacağını, ithalatı böylesine kamçılayacağını, istihdamı ve teşebbüs gücünü baltalayacak hale geleceğini öngörememiştim. Ben de bu işin varsa az da olsa günahkârlarından biriyim diyebilirim.” Garanti Bankası Genel Müdürü Ergun Özen de cari açıkla ilgili olarak Türkiye'nin hakikaten cari açığı kökünden halledecek, gerekirse kur rejimini dahi tartışacak politikalara sıcak bakması gerektiği yorumunu yapıyor. Özen, IMF ile cari açığın finansmanına yönelik bir anlaşmanın imzalanmasının hükümetin öncelikleri arasında olması gerektiğini söylüyor.Hükümet kanadında ise cari açıkla ilgili yeni adımlar atılıyor. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren, cari açıkla ilgili bir komisyon kurulmasına karar verildiğini açıkladı. Ekren’den gelen açıklamalara göre, kurulacak komisyonda iki farklı çalışma grubu olacak, gruplardan biri cari açığın nedenlerini tartışacak, diğeri ise grubun finansman kısmına bakacak. Komisyonda Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM), Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve TÜSİAD gibi özel sektör kuruluşlarından temsilciler ve kamu sektöründen temsilciler bir araya gelerek cari açığın reel sektöre yansımasını masaya yatıracak. Ekren cari açıkla ilgili açıklamalarında, Türkiye’nin geleneksel üretimi sürdürerek cari açığı kapatma şansı olmadığını ifade ediyor ve içerideki üretimin dışarıdaki ile nasıl rakip hale getirilebileceği konusu üzerinde çalıştıklarını belirtiyor. Oluşturulması planlanan teşvik sistemiyle ise, ara malı ithalatının yurt içinde ikame edilerek cari açığın kontrol altına alınması hedefleniyor. Yeni teşvik sistemiyle, katma değer oluşturacak ürünlerin üretimi konusunda destek sağlanacak. Ekren’in kurla ilgili görüşleri ise şöyle: “Değerli YTL geniş bir bant. Tek başına kur bu işin çözümü değil. Sadece nisbi dengeleri değiştiriyor. Kurla birlikte verimliliği, etkinliği ortaya çıkartan reformları yapmak önemli.” Hükümet kanadı ayrıca, Uzakdoğu ile olan ilişkilerde de Gümrük Birliği’nin tekrar gözden geçirileceğinin altını çiziyor.Cari açık sorunu için çözüm arayışlarına girilse de kısa vadede etkili bir çözüm almak mümkün değil. Bu nedenle yüksek açıklarla karşılaşmaya devam edeceğiz gibi görünüyor. Cari açık tartışmalarının kısa sürede bitmeyeceği kesin. Ama bu sürecin uzunluğunu tahmin etmek çok zor gibi… Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu “Yurtiçi tasarruflar artırılmalı, mali disiplinden taviz verilmemeli” Cari açığın temeli, dış ticaret açığı ve özellikle de mal ticaretindeki açıktır. Zira dış ticaretteki mal dengesi açığı her zaman cari açıktan daha büyük olmuş ve hep açık vermiştir. Hizmetler dengesiyse iki sene haricinde hep fazla vermiştir. Son yıllarda yaşanan ekonomik büyüme, sektörlere asimetrik bir şekilde yansımıştır. Küresel entegrasyon sağlayan bir dizi sektör hızla büyümektedir. Bu sektörler geleneksel sektörlere göre daha ileri teknoloji kullanmakta ve daha çok ithal girdiye dayanmaktadır. Ancak buna bağlı olarak iki risk ortaya çıkmaktadır. Birincisi, artan ithal girdi ihtiyacı cari açığın artması sonucunu doğurmakta; ikincisi, yükselen sektörlerin geleneksel sektörlere nazaran daha verimli çalışabilmesi ve sermaye yoğun olması sonucu ekonomik büyümeye paralel bir istihdam artışı olmamaktadır. Bundan olumsuz etkilenenler ise, yerel üreticiler ve bu sektörlerde işlerini kaybeden insanlarımızdır. Döviz kurlarındaki 6 yıldır süren değerlenme karşısında ihracatçı şirketlerin ayakta kalmasını sağlayan üç temel gelişme yaşanmıştır: Küresel üretim zinciri içinde kendilerine yer bulabilmek, ucuz ithalat girdi kullanarak verimlilik artışlarını devam ettirebilmek, döviz kredisi kullanımını artırmak. Ancak bunlardan birincisi, üretim yapısının tamamen dış gelişmelere ve yabancı firmaların kararlarına bağımlı hale gelmesi sonucunu doğururken, ikincisi yerel üreticileri (iplik üretiminde olduğu gibi) kapanma noktasına getirmiş, üçüncüsü ise özel sektörün dış borç stokunu 150 milyar dolara ulaştırmak suretiyle dış kaynak bağımlısı haline getirmiştir. Bu çerçevede ilk olarak, yurtiçi tasarrufların mevcut düzeyi Türkiye’deki yatırımların finansmanına yetmemektedir. Bu bağlamda, yurtiçi tasarrufların artırılması cari açık probleminin uzun vadede ortadan kaldırılması için gereklidir. Mali disiplinden kesinlikle taviz verilmemelidir. Kamu yönetimi reformu, mali disiplini kurumsallaştıracak ve kalıcı hale getirecek biçimde ele alınmalıdır. Özel kesimin tasarruf eğiliminin arttırılması için finansal sistemin iyileştirilmesi ve hane halklarının tasarruflarını finansal sisteme yönlendirmesi teşvik edilmelidir. Gerek kamu, gerekse de özel kesimin tasarruflarının arttırılması için kayıt içine geçişi hızlandıracak politikaların hayata geçirilmesi faydalı olacaktır. İthalatın %70’inden fazlası ara malı İkinci olarak, cari açığın yüksek düzeyi, Türk sanayinin üretim yapısıyla ve hızla değişmekte olan küresel iş bölümüyle yakından ilgilidir. Çin ve Hindistan gibi ucuz işgücüne sahip ülkelerin hızla büyümeleri, Türkiye’deki imalat faaliyetlerinin ithalata bağımlılığını artırıcı bir etki yapmaktadır. Türkiye’nin ithalatının %70’inden fazlası ara malı ithalatıdır. Ara malı ithalatına olan yüksek bağımlılık kontrol altına alınmadıkça cari açık probleminin kalıcı olarak çözümlenmesi mümkün görünmemektedir. Son dönemde ithal ara girdi kullanımı artan sektörlerin tespit edilerek bu sektörlere yönelik değer zinciri çalışmaları yapılmalıdır. Türkiye’nin söz konusu sektörün değer zincirinin hangi halkasında zayıf olduğu tespit edilmeli ve söz konusu halkanın güçlendirilmesine yönelik politikalar geliştirilmelidir. İthalatına bağımlı olduğumuz sektörlerden yabancı yatırım çekmek, Türkiye’nin yabancı yatırım stratejisinin bir bileşeni olarak belirlenmelidir. Yine bu çerçevede yatırım ortamının iyileştirilmesine yönelik tedbirlere devam edilmelidir. Türkiye’de üretilen ve ihraç edilen bir malın üretim teknolojisi ancak belli nitelikleri taşıyan bir ara malı kullanımını gerektiriyorsa ve Türkiye’de bu nitelikte üretim yapılmıyorsa ithal edilmesinden başka çare yoktur. İthalat kalite farkından kaynaklanıyorsa sanayimizin eksikliği düşünülmelidir. O zaman bu tür malları üreten sanayi kuruluşlarının kalitesinin artırılması sağlanmalıdır. Bu da sanayi politikasının içinde düşünülmelidir. İthalat içinde ikinci büyük kalem olan yatırım malı ithalatı, genelde olumlu görülse de, bu yatırımların ne kadar verimli olduğu/olacağı ve ileride üretime/ihracata dönüşeceği konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Zira özellikle Gümrük Birliği öncesinde tekstil-konfeksiyon sektöründeki hızlı yatırım artışının, başlangıçta ihracata olumlu yansımasına rağmen, sonra nasıl bir kapasite fazlasına yol açtığı bilinmektedir. Buradaki temel sorun, güncel ve işleyen bir sanayi envanteri sistemi kurulmadığından, gerek kamu tarafından verilen yatırım teşviklerinin gerek özel sektör tarafından yapılan sabit sermaye yatırımlarının aslında büyük bir belirsizlik ortamı içinde gerçekleştirilmekte olduğudur. Hem yatırımlarının gerçekten verimli alanlarda yapılmasının sağlanması, hem eksikliği hissedilen ara malı üretimine destek verilmesi amacıyla öncelikle bir sanayi bilgi sisteminin kurulmasına acilen ihtiyaç vardır. Öte yandan yıllık 40 milyar doları geçen enerji faturası karşısında, enerjide ithalat bağımlılığını azaltacak şekilde yerli enerji kaynaklarının kullanımı teşvik edilmeli, enerji tasarrufu ve verimliliğine yönelik tedbirler alınmalıdır. Cari açık krize neden olur mu? Türkiye’nin son 30 yıllık döneminde sadece 6 yıl cari fazla verilmiştir. Ama bu yıllardaki büyüme oranı da son derece düşük veya eksidedir. Yani Türkiye’de yapı öylesine bir hal almıştır ki, büyüme ne zaman hızlansa cari açık da artmaktadır. Cari açığın küçüldüğü yıllarsa büyümenin düştüğü hatta eksiye döndüğü yıllardır. Yeterli sermaye birikimi olmaması ve devamlı tasarruf açığı verilmesi buradaki temel nedendir. Eğer mevcut üretim ve tasarruf/yatırım yapısı değişmezse, cari açığın azalması ancak büyümeden feragat etmekle mümkün gözükmektedir. Cari açığın sürdürülemez boyutlara geldiği yıllarda, ekonomi krize girmektedir; 1994 ve 2001’de olduğu gibi. Bugün böyle bir tehlike eskisi gibi yok. Zira 90’lı yıllarda cari açığın finansmanı ağırlıklı olarak kamu tarafından sağlanırdı. Bugünse kamunun katkısı neredeyse kalmadı, buna karşın özel sektörün payı artı. Diğer taraftan Doğrudan Yabancı Yatırımlar gibi borç doğurmayan kaynakların gelişmesi, cari açığın finansman kalitesini yükseltmiştir. Riski azaltan bir diğer gelişmeyse mal dengesi açığının seyridir. FOB değerleri üzerinden hesapladığımız zaman, ihracatın ithalatı karşılama oranı 90’larda ortalama %67 iken, 2005-2007 arasında sürekli %70 olarak gerçekleşmiştir. (1994 krizi öncesinde 1993’de %52, 2001 krizi öncesinde 2002’de %58 oranındaydı) Öte yandan son zamanlarda riski artıran yeni bir faktör ortaya çıkmaktadır. Cari Açığın büyümesine ilave olarak, son 3 yılda gelen dış kaynak içinde kredilerin payının %54’den %70’e yükselmesi önemli bir risk yaratmaktadır. Bu durum, portföy yatırımlarının ağırlığının azalmasının getirdiği olumlu havayı da değiştirmektedir. Cari açık ekonomide ve kamu idaresinde belli bir bağımlılık yarattı Sonuçta Türkiye sadece cari açığını finanse edebilmek için değil, daha önceki yıllarda bu finansman için kullandığı (borç doğuran) kaynakları çevirebilmek (ve bunların faiz ödemelerini gerçekleştirebilmek) için de daha fazla dış kaynağa bağımlı hale gelmektedir. Öte yandan yabancı yatırım stratejisi olmadığından, gelen yatırımların büyük kısmı, ihracat özelliği olmayan hizmet sektörüne yoğunlaşmıştır. Çağımız, yabancı yatırımların çağıdır. Ama kim gelirse gelsin şeklinde bir yatırım anlayışı da hiçbir önemli ekonomide bulunmamaktadır. Bu plansızlığın sonucu olarak, iç piyasaya dönük bu sektörlerdeki yatırımlardan dolayı başlayacak olan kâr transferleri de ileri de cari açığı artıracaktır. Tüm bu olumsuzluklar mutlaka bir krize dönüşecektir denilemez. Hele 1994 veya 2001 benzeri bir olay yaşanması ihtimali son derece düşüktür. Zira hem kamu maliyesi ve finansal sistem eskisinden çok daha güçlüdür. Ayrıca artan emtia fiyatlarının da etkisiyle, dün cari açık veren pek çok ülke bugün fazla vermeye başlamıştır. Dolayısıyla dünyada kendilerine yatırım alanı arayanlar için seçenek sayısı azalmıştır. Bu durum Türkiye’nin dış kaynak bulmasını kolaylaştırmaktadır. Dün, finanse edilemez denen büyüklükteki cari açıklar, bugün kolayca finanse edilebilmektedir. Ama bu kadar rahat kaynak bulunduğu sürece de cari açık azalmayacaktır. Zira cari açık ekonomide ve kamu idaresinde belli bir bağımlılık ve rahatlık yaratmıştır. Bu yüzden cari açığa karşı tedbir alma ihtiyacı güçlü bir şekilde hissedilmemektedir. Ama büyüyen dış kaynak bağımlılığı, dış gelişmelere duyarlılığı artıracak ve büyümenin sektörlere dengeli yansımasını ve ekonomik büyümenin kalitesini olumsuz etkileyebilecektir. İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Murat Yalçıntaş “Türkiye, cari açığın finansman yapısını önemli ölçüde iyileştirdi” Cari açığın Türkiye’nin ivedilikle çözüm üretmesi gereken sorunlardan biri olduğu açık. Cari açığın iki önemli sebebi var. Birincisi, değerli YTL’nin ithalatı teşvik etmesiyle oluşan dış ticaret açığı. İkincisi ise, ihtiyaç duyduğu enerjiyi ithal etmesi sebebiyle Türkiye’nin ödediği enerji faturasının her yıl daha da artması. Bu yıl ödeyeceğimiz enerji faturasının, 50 milyar dolara yakın olması bekleniyor. Önce sorunun birinci yönünü irdelemek isterim: Faizle oynayarak kuru yükseltmenin bazı mahzurları bulunmaktadır. Her şeyden önce Merkez Bankası’nın faiz oranını koşullar tam olgunlaşmadan indirmesi, zaten enerji ve gıda fiyatları yüzünden artma eğilimi gösteren enflasyonun kontrol altında tutulması imkânını yok edecektir. Bu ise enflasyon ile mücadelenin sekteye uğraması; bunca sene sonra edinilen önemli kazanımların heba edilmesi demektir. Ayrıca kurun hızlı ve önemli miktarda yukarıya sıçraması, döviz cinsinden borçlanma oranı yüksek olan şirketleri ve kamu maliyesini de zor duruma düşürecektir. Reel kesimin böyle sarsılması, kaçınılmaz olarak büyüme hızı üzerinde olumsuz etki yapacaktır. Şunu da unutmayalım ki, hem AB üyelik süreci hem de reformlarla güçlenen ekonomik yapımız ve rekabet gücümüz nedeniyle, ülkemize yabancı sermaye girişi yüksek düzeyde gerçekleşmektedir. Böylece döviz arzı artmaya devam edeceğinden, TL’nin yabancı paralar karşısında değerlenmesi yönündeki baskı da devam edecektir. Yani Türkiye artık değerli TL ile yaşamaya alışmak zorundadır. Dolayısıyla çare faizlerin ve kurun müdahaleyle, piyasayı zorlayarak düşürülmesinden geçmemektedir. İkinci olarak, Türkiye tükettiği petrol ve doğalgazın hemen hemen tamamını ithal etmektedir. Dolaysıyla dünya enerji fiyatlarındaki artış Türkiye’nin ithalat faturasını kabartmakta ve cari açığın artmasına neden olmaktadır. Bu, cari açığın, Türkiye’nin kısa-orta vadede herhangi bir politika ile önlem alamayacağı “konjonktürel” tarafını oluşturmaktadır. Dolayısıyla enerji fiyatlarının tekrar gerilemesi, cari açık üzerindeki baskıyı hafifletecektir. İstatistikler, enerji ithalatının cari açık üzerindeki baskısını net olarak göstermektedir. Şöyle ki: 2008 Ocak-Haziran döneminde cari açık 27 milyar dolara ulaşırken, Türkiye aynı dönemde 24,3 milyar dolar değerinde enerji ithalatı gerçekleştirmiştir. 2007 yılında cari açığımız 37,5 milyar dolar iken, enerjiye ödediğimiz fatura 33,8 milyar dolar olmuştu. Yine Türkiye’nin 2006 yılı cari işlemler açığı 31,8 milyar dolar olurken, enerjiye 28,8 milyar dolar ödemiştir. Rekabet gücü ve enerji üretimi artırılmalı Cari açığın bir de yapısal tarafı vardır ki, Türkiye’nin odaklanması gereken de budur. Türkiye’nin rekabet gücünü artırıcı reformları gerçekleştirmeye ihtiyacı vardır. İhracatın daha yüksek katma değer taşıması, istihdam üzerindeki ağır vergi ve sigorta primi benzeri yüklerin hafifletilmesi ve istihdam piyasasının daha esnek bir yapıya kavuşturulması gerekiyor. Yine kayıtdışı ekonominin mümkün mertebe geriletilmesi, iş yapmanın önündeki engeller kaldırılmaya devam edilerek yatırım ortamının daha da iyileştirilmesi elzemdir. Ayrıca KOBİ’lerin finansman kaynaklarına daha kolay erişimini sağlayacak önlemlerin alınması, AR-GE faaliyetlerinin teşvik edilmesi, yatırım ve istihdamı teşvik edecek yeni bir teşvik sisteminin oluşturulması gerekiyor. İşte bunlar, Türkiye’nin rekabet gücünü artıracak ve uzun vadede cari açık sorunun çözümlenmesi sağlayacak adımlardır. Bütün bunlara ek olarak Türkiye, uzun dönemde enerji üretimini artırmak zorundadır. Nükleer enerjiden rüzgar enerjisine kadar birçok alternatifi hayata geçirmek durumundadır. Petrol arama çalışmalarında yakalanan trend devam ettirilmelidir. Böylece Türkiye, mümkün olan en kısa süre içinde enerji bakımından kendi kendine yeten bir hale gelmelidir. Cari açık bir krize neden olur mu? Ben cari açığımızın bir krize neden olacağını düşünmüyorum. Çünkü finanse edilebildiği sürece cari açık risk olmakla beraber, krize yol açabilecek bir sorun değil. Ama yapısal bir soruna dönüşen cari açığın, en azından orta vadede çözülebilmesi için şimdiden gerekli adımları atması da elzem. Türkiye, şu an cari açığının bir sorun olmamasını, 2001 krizi sonrası gerçekleştirilen önemli yapısal ve ekonomik reformlara borçlu. Özellikle 2002’den sonraki uygulamalar, ekonominin temellerini geçmişe göre önemli ölçüde sağlamlaştırdı. Bu süre zarfında uygulanan ve doğru olduğuna inandığımız sıkı para ve maliye politikaları da, enflasyon ve yüksek kamu borçlarının önemli ölçüde düşürülmesini sağlayarak makroekonomik temellerimizi güçlendirdi. Dolayısıyla, bu temeller üzerinde artık 2001 ve öncesindekine benzer bir cari açık krizinin patlak vermesini beklemek doğru olmaz. Tabii ki, makroekonomik istikrarın korunması burada önemli bir faktör. Unutulmaması gereken bir nokta da, Türkiye’nin cari açığı nasıl finanse ettiği. 2002 yılından itibaren bakıldığında, Türkiye’nin makroekonomik temellerinin sağlam olduğu görülüyor. İş yapma ve yatırım ortamı önemli ölçüde iyileşmiştir. Türkiye, dünya ekonomisi ile ticari ve finansal bağlarını kuvvetlendirmiştir. Bu olumlu unsurların yanı sıra AB üyelik sürecinin de başlaması, Türkiye ekonomisine gerek içeride, gerekse dışarıda duyulan güveni, geçmişte olmadığı kadar artırmıştır. Bu ise, Türkiye ekonomisini yabancı sermaye için cazibe merkezi yapmıştır. Türkiye 2006 ve 2007 yıllarında çektiği doğrudan yabancı yatırım miktarı ile sadece tarihinde hiç görmediği rakamlara ulaşmakla kalmamış, ayrıca tüm gelişmekte olan ekonomiler içerisinde en fazla doğrudan yatırım çeken ülkelerden biri konumuna gelmiştir. Yurtdışından borç finansmanı şeklinde sağlanan kredilerin yapısına baktığımızda da maliyetlerin düştüğü ve vadelerin uzadığına tanık olduk. Bu Türkiye’nin risk priminin düşmesinin olumlu bir sonucuydu. Dolayısıyla Türkiye cari açığının finansman yapısını önemli ölçüde iyileştirmiştir. Reformlar süratle hayata geçirilmeli Şimdi ise, 2007 yılında boy gösteren ve olumsuz etkileri 2009 yılının sonuna kadar devam edeceği anlaşılan, küresel bir mali kriz ile karşı karşıyayız. Bu, 2002-2006 yılları arasında tüm dünyada hüküm süren olumlu likidite koşullarının tersine dönmesi ve bir kredi sıkışması yaşanacağı anlamına gelmektedir. Yani Türkiye, önümüzdeki dönemde cari açığın finansmanında zorluklarla karşılaşabilir. Nitekim 2008 yılının Ocak-Haziran döneminde ülkemize giriş yapan doğrudan yabancı sermaye miktarı sadece 7,6 milyar dolar olmuş ve 2007 yılının aynı dönemine göre önemli ölçüde azalmıştır. 2008 yılının tamamı için toplam doğrudan yabancı sermaye girişinin 11-13 milyar dolar aralığında gerçekleşmesi bekleniyor. Diğer taraftan, gerek ABD gerekse Avrupa’nın büyük ekonomilerinden önemli yavaşlama sinyalleri gelmektedir. Bildiğiniz gibi AB ülkeleri Türkiye’nin en önemli ihracat pazarıdır. Özellikle Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya’nın Türkiye’nin en fazla ihracat gerçekleştirdiği ülkelerdir. Bu ülkelerde ekonomik büyümenin yavaşlaması Türkiye’nin ihracatı için de bir risk oluşturmaktadır. Bu nedenle de Türkiye, orta vadede cari açığının finansmanında zorluk yaşamaması için yapılmayı bekleyen reformları süratle hayata geçirmelidir. Bu reformlar, Türkiye ekonomisinin orta-uzun vadede rekabet gücünü arttıracak ve kısa vadede uluslararası piyasalara da güven aşılayacaktır. |