Advertisement
Ana Menü
Araştırmalar
Temel Eğitim
Etkinlikler
Basında Boryad
Hakkımızda
Arama
İletişim
Linkler
Haberler
English
Giriş Formu





Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun
Hava Durumu
Gelişmekte Olan Ülkeler Global Piyasalardaki Etkinliğini Artırıyor PDF Yazdır E-Posta
03 03 2008

 As’lar Artık Gelişmekte Olan Ülkelerde 

Global piyasalarda taşlar yerinden oynuyor, kartlar yeniden dağıtılıyor… Gelişmekte olan ülkeler, dünya devi şirketleri satın alarak çarkın yönünü değiştiriyor. Ekonomi dünyasının bu yeni misafirlerine zamanla yenileri ekleniyor.

Son yıllardaki şirket birleşme ve devralmaları yeni bir çokuluslu işletme türünün ortaya çıktığının sinyallerini veriyor. Yaşanan sürecin bu türün öncüsü olarak işaret ettiği bölgeler ise, gelişmekte olan ülkeler. Ancak Batı tarafından düşük maliyet, potansiyel işgücü gibi cazip nitelikleri dolayısıyla çokuluslu yapıya dahil edilen gelişmekte olan ülkeler, süreci tersine çevirmiş durumda. Gelişmiş ülkelerin prestijli isimlerini alarak veya yüksek paylarla büyük şirketlere ortak olarak “artık biz de buradayız” diyorlar adeta. Bu yeni akımda yoğun olarak adı en çok geçen ülkeler ise Hindistan, Çin, Brezilya ve Meksika. Gözler Hindistan’a çevrildiğinde, 75 milyar dolarlık pazar hacmi ve 28.8 milyar dolarlık geliri ile ülkenin en büyük aile şirketlerinin başında gelen Tata Gurubu dikkatleri çekiyor. Otomotiv, gıda ve enerji gibi birçok sektörde faaliyet gösteren grup, son yıllarda özellikle enformasyon teknolojileri ve otomotiv sanayinde adından söz ettiriyor. Tata’nın alt birimi Tata Motors bugünlerde, İngilizlerin en prestijli iki markası olan Jaguar ve Land Rover’a talip. 15 bin kişilik İngiliz istihdamının garantisi veren Tata, böylelikle Jaguar ve Land Rover’ın diğer taliplerini de geride bırakmış oluyor. Şirketin rakiplerinden birisi yine Hint kökenli olan Mahindra&Mahindra iken, diğeri ABD’li yatırım şirketi One Equity Partners.  

İngiltere açısından bakıldığında ise; eski sömürgesi tarafından iki önemli markasının alınıyor olması pek de kolay olmasa gerek. Fakat 1992’den sonra tarihindeki en kötü ikinci yılı yaşayan ve 2006’da 12.7 milyar dolar zarar açıklayan Ford, yeniden yapılanma planları çerçevesinde bu satışları gerçekleştirmek zorunda kalmış gibi. O kadar ki; Jaguar’ı 1990’da, Land Rover’ı ise 2000’de 3’er milyar dolara satın alan Ford, aldığı rakamın üçte birine iki ünlü markayı satmaya razı olmuş durumda. Otomotiv sektöründe attığı bu büyük adımı, kendi ürettiği dünyanın en ucuz arabası olan (2.500 dolar) Nano ile destekleyen Tata’nın bu çıkışından hemen sonra, yine Hindistan’da önemli bir gelişme daha yaşandı. Özellikle ağır yük aracı üretimi yapan Bajaj Auto ile Mahindra&Mahindra, 2010 yılında üretecekleri küçük şehir araçlarının tanıtımını yaptılar. Tata’nın Nano’suna karşı, Bajaj ve Mahindra&Mahindra 3.000 dolarlık, Çinli Cherry firması 3.800, Çinli Gelly firması ise 4.300 dolarlık yeni modellerini Hindistan pazarına sunma çalışmalarına başladı. Bu da artık gelişmekte olan ülkelerin kendi koşulları ile kendi pazarlarını yarattıklarına ve rekabeti başlattıklarına dair önemli bir kanıt. 

Boston Danışmanlık Grubu (Boston Consulting Group) tarafından yapılan bir araştırma da bu kanıtı destekler nitelikte. Çalışma gösteriyor ki Tata, gelişmekte olan bir ülkeden çıkarak global düzeyde faaliyet gösteren tek marka değil.  Araştırma, 2006 yılında toplam 520 milyar dolar varlığa sahip olan 100 adet şirketin kökeninin gelişmekte olan ülkelerden geldiğini gözler önüne seriyor. Bu toplam varlık tutarı, şu an için dünyanın en büyük 20 araba şirketinin toplam varlığından daha yüksek. Bunun yanı sıra 2004 yılında Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nda denizaşırı varlık tutarı baz alınarak yapılan sıralamada, gelişmekte olan Asya ülkelerinden gelen 5 şirketin ilk 100’e girdiği, 10’dan fazla şirketin ise ilk 200’de yerini aldığı kaydedildi.  

İş Dünyasına Yeni Bir Biçim

2006 yılına gelindiğinde, gelişmekte olan ekonomilerin çektiği direkt yabancı yatırımların tutarı 174 milyar doları buldu. Bu yatırımların dünya genelindeki tutarından gelişmekte olan ülkelerin aldığı pay 1990 yılında sadece %5 iken, bugün %14 gibi bir rakama ulaştı. Anlaşılan o ki zaman, gelişmekte olan ülkelere yeni bir trendin öncüsü olma hakkını tanıyor. Bu ülkeler kendi devlerini yaratıyor ve yatırımlarını hem zengin ülkelere hem de daha az gelişmiş bölgelere aktararak global iş dünyasına yeni bir biçim getiriyorlar. 

Ekonomiye gelen bu yeni misafirin farkına varmaya başlayan dünya devleri ve gelişmiş ülkeler, birçok sınır ötesi anlaşmaya isteyerek ya da himaye edilme korkusuyla istemeyerek taraf olmuş durumda. Hintli Mittal ile Fransız Arcelor’un birleşmesi, şüphesiz bu anlaşmalar arasında en çok ses getireni. Bu anlaşma günlerce hatta haftalarca gündemi meşgul etti. Dünyanın en büyük çelik üreticisi olan Mittal, Avrupa’nın bir numaralı çelik üreticisi Arcelor’u almak için büyük bir mücadele verdi. Mittal’in sahibi Lakshmi Mittal, 2002'de İspanyol Aceralia, Lüksemburglu Arbed ve Fransız Usinor gruplarının birleşmesiyle doğan Arcelor için ileri düzeyde birçok yetkili ile görüşmeler yaptı; ve nihayetinde 25 Temmuz 2006’da şirketin %59 hissesini 32 milyar dolara satın aldı. Birleşmeden doğan şirketin yeni ismi Arcelor Mittal olarak değiştirildi. Arcelor Mittal şu anda 100 milyon tonu aşan üretimiyle, kendi kulvarında dünya genelinin %10’unu kontrol ediyor.  

Çelik sektöründeki konsolidasyon dalgası Corus ve Tata ile devam etti. İngiliz-Hollanda ortaklığındaki çelik üreticisi Corus, Tata'nın sunduğu 8.6 milyar dolarlık satınalma teklifini kabul etti ve böylece 25 milyon ton üretim yapacak bir şirket yaratılmış oldu. Tata bu satınalmada da Brezilyalı CSN Grubunu geride bırakarak gücünü ispatladı.  Dünya çapında ses getiren bu büyük birleşmelerin yanı sıra kendi aralarında da organik büyümeye imkân veren anlaşmalar yapan gelişmekte olan ülkeler, belli başlı sektörlerde lider olma yolunda sağlam adımlar atıyorlar. Hindistan’ın Wipro, Infosys ve Tata Danışmanlık Servisleri (Tata Consulting Services-TCS) üçlüsü, IT alanında bir dış kaynak kullanım sanayisi yarattılar. Hindistan’ın Batılı şirketlerle işbirliğine imkân veren ve fiber optik kablolar sayesinde sağlanan bağımsızlık, çok sayıda Hindistanlı’ya kim için, nasıl ve nerede çalışacaklarına dair gerçek bir özgürlük tanımış oldu. Sınırlarını aşarak global alanda hizmete soyunan bu grup, Accenture ve IBM gibi dünya devlerini yakın takipte…  

Kuşkusuz bu devleri takip eden yalnızca Hindistan değil. Bir Çin markası olan Lenovo, IBM ile tarihi bir işbirliği anlaşması yaptı. Lenovo ile IBM arasında gerçekleştirilen uzun süreli ve geniş tabanlı anlaşma ile Lenovo artık, IBM markalı kişisel bilgisayarlarda müşterilerin tercih ettiği sağlayıcı konumunda. IBM'in PC bölümünü almasıyla birlikte firmanın işbirliği ağında kilit bir yer edinen Lenovo, artık dünyadaki üçüncü büyük PC sağlayıcısı unvanının da sahibi. Gelişmekte olan ülkelerde büyüyerek dünyaya adını duyurma olasılığı yüksek olan birçok şirket ise gözlem altında. Çin’in otomotivde lider ihracatçı firması Chery Otomobil, batılı analistler tarafından incelemeye alınanlardan sadece bir tanesi. Firma Avrupa, Orta Doğu ve Güney Amerika’da fabrika inşa etmeyi planlamakta. Hong Kong merkezli Johnson Electric, Meksika kökenli çimento firması Cemex, dünyanın üçüncü büyük uçak şirketi Brezilyalı Embraer, 6 milyarlık ihracat tutarıyla yine Brezilyalı gıda firmaları Sadia ve Perdigao gibi onlarcası ise sahneye çıkmayı planlamakta. 

Süreç Nasıl Tersine Döndü?

Peki yıllarca işgücü adı altında dünya devlerine hizmet eden bu ülkeler, nasıl oldu da bu süreci tersine çevirmeye başladılar? Bosphorus Consulting Group’a (BCG) göre, gelişmekte olan ülkeler satışlarını ve ürünlerini artık uluslararası şartlara adapte ediyor. Ulusal pazarları zaten kendilerine birçok avantaj sağlayan bu ülkeler, bu şekilde elde ettikleri tasarruflarını yurtdışında değerlendirme imkânına rakiplerine göre daha kolay erişebiliyor.  Bununla birlikte gelişmekte olan bir ülkede dev bir isim olabilmek kolay değil. Bozuk düzeni bir yerlerinden tutup toparlayabilmek, gelişmiş bir ülkede bir marka yaratmaktan çok daha zahmetli. Kıt imkânlarla bir şeyler başarmaya çalışan yöneticiler, bu koşullarda daha esnek olmak zorundalar. Yaşadıkları yerel zorlukların, kabiliyetlerini bilemelerine olanak sağladığı söylenebilir. Zayıflıktan ve kargaşadan yaratılan bu fırsat ve nihayetinde yaşadıkları serbestleşme hareketi, bahsi geçen ülkeleri çokuluslu firmalarla yarışabilecek platforma getirdi. Tata Grup Başkanı Ratan Tata, konuyla ilgili verilebilecek en güzel örnek… Tata, yabancı pazarlara yönelmeden önceki 10 yılını, dağınık ve yıpranmış Hindistan iş dünyasını düzenlemeye harcadı. Yıllardır devam eden bozuk düzen, ülke içindeki yerel birleşmeler neticesinde yabancı ortama direnecek güce kavuşabildi. Hindistan’ın IT ve dış kaynak kullanım sektöründeki başarısı, zamanla tekstil ve ecza sanayi tarafından da örnek alındı. İlaç yapımında dünya markası haline gelen Ranbaxy gibi firmalar, bu dönemin birer sonucuydu. 

Dünyaya Sesini Duyurma Stratejileri

Tabii ki her başarı gibi, gelişmekte olan ülkelerin bu başarısı da belli bir strateji etrafında şekillenerek meydana geliyor. BCG’ye göre, gelişmekte olan ülkelerin izlediği 5 temel strateji mevcut. Yeni dünya devleri, bu 5 stratejiden birini benimseyerek dünyaya isimlerini duyuruyor.  Bu stratejilerden ilki; yerel bir markayı global alana taşımak. Çin’in 3.3 milyar dolarlık tüketici elektroniği (consumer-electronics) grubu Hisense, bu stratejiyi uygulayan şirketlere verilebilecek en güzel örneklerden biri. Yerel pazarın %10’una sahipken ürün yelpazesine klima, PC ve telekomünikasyon cihazları ilave ederek dünya pazarlarına yönelen marka, şu anda yılda 10 milyonun üzerinde televizyon ve 3 milyonun üzerinde klimayı, hizmet sunduğu 40’tan fazla ülkede satıyor. Fransa gibi kimi ülkelerde en çok satan düz ekran televizyon markası olma unvanını kazanan Hisense; Cezayir, Macaristan, İran, Pakistan ve Güney Afrika’da üretim yapıyor.

Çin pazarının sunduğu ucuz üretim imkânı, firmanın şık dizaynı ve dünya standartlarındaki Ar-Ge merkezi gibi diğer avantajlar, global arenaya taşınmasında önemli etkenler olarak karşımıza çıkıyor. Bajaj Auto ise zincirlerini kıran bir diğer gelişmekte olan ülke markası. Şirket Hindistan’ın en büyük 2 ve 3 tekerlekli araç üreticisi. Satışları 2000 yılından itibaren 2’ye katlanan şirketin cirosu 2.3 milyar dolar. Kendilerine uygulanan tarife engellerinden yerel birleşme ve satınalmalar yoluyla uzak durmaya çalışan şirket, organik büyüme avantajını kullanarak rekabet avantajı sağlamakta. Bir diğer strateji örneğini de Embraer de görmek mümkün: Yerel mühendislik yeteneğini global alanda yenilik yaratma adına kullanmak. Brezilya hükümeti tarafından desteklenen ve büyük oranda özelleştirilen Embraer, Kanada’nın Bombardier firmasını geride bırakarak dünyanın bir numaralı bölgesel jet üreticisi koltuğuna oturdu. Firmanın 2006 yılındaki toplam satış tutarı 3.8 milyar dolar ve bu satışların %95’i yurtdışına yapılmış. Bu rakamdan da anlaşılacağı üzere, firma Brezilya’nın en büyük ihracatçısı. Bu statüyü elde etmesinde gelişmiş Ar-Ge merkezi büyük rol oynuyor. 

Belli Bir Alanda Uzmanlaşmak

Kimi firmalar uzmanlık alanlarını ve ürün yelpazelerini zenginleştirerek dünyaya geniş bir çerçeveden seslerini duyurmak isterken, kimileri de spesifik bir kategoride en iyi hizmet için uzmanlaşarak global liderliğe oynamakta. Farklı bir strateji olarak tanımlanan bu modelde, 2 Çin firmasının fark edilir bir üstünlüğü var. Bunlardan biri pil üreticisi BYD. Emek yoğun üretim sistemini benimseyen firma, düşük işgücü maliyeti sayesinde rekabet avantajı elde etmekte. Bir diğer firma ise, Hong Kong merkezli ve üretiminin büyük bir kısmını Çin’de gerçekleştiren Johnson Electric. Firmanın uzmanlık alanı kameralar ve arabalar için küçük elektrik motorları üretmek. Bu alanda ne kadar büyüyebileceğini düşünenler için cevap hemen hazır: Bir BMW’de aynaları ve koltukları hareket ettirme amaçlı 100’den fazla küçük elektrik motoru mevcut; firma bir günde yaklaşık 3 milyon adet üretim yapıyor ve bunların çoğu ihracata yönlendiriliyor. 

 Üretilen malın niteliği kadar önemli olan pazarlama ve dağıtım fonksiyonlarını stratejisine katan firmalar da başarıya göz kırpıyor. Bu firmaların en önemli avantajı ise, yerel pazarlarında mevcut olan doğal kaynaklar. Sadia ve Perdigao, Brezilya’da bolca bulunan kümes hayvanları ve hububat gibi gıda maddelerini düşük maliyetli işgücü ile işleyerek dünya çapında düzenledikleri organizasyonlarda satışa sunuyorlar.  Üretim, pazarlama, dağıtım alanlarındaki boşlukları doldurarak büyüyen ve birer dünya devi olmaya oldukça yaklaşan bu isimlerin dışında, tamamen özgün, yeni bir iş modeli yaratarak birden fazla pazara hizmet sunma stratejisini benimseyen bir isim daha var: Hazır karışımlı beton sektöründe dünyanın en büyük tedarikçisi; Meksikalı Cemex.  Firmanın 2006 yılı cirosu 18 milyar dolar. Bilindiği gibi, çimento ve diğer inşaat malzemeleri ağır ve ulaştırma maliyetleri de doğal olarak oldukça yüksek. Cemex’e göre Meksika’dan Avrupa’ya çimento taşımaya değmez. Yatırım ve teknik bilgi (know-how), daha yakın ve yüksek katma değer bırakacak herhangi bir pazara aktarılabilir. Cemex; Lafarge ve Saint-Gobain gibi bu alanda uzman firmaların ürünlerini gelişmekte olan ülkelere sattıklarını düşündüğünde, aynı süreci tersine işleyecek şekilde dizayn etme kararı aldı ve Kolombiya, Panama, Venezüella, Endonezya, Tayland ve Filipinler’de inşaat işlerine başladı. Bu yaklaşımı dünyaca kabul gören Cemex, sürece ismini vererek “The Cemex Way” kalıbının kullanılmasına sebep oldu. Bu kalıba uyan tüm şirketler, birbirine sıkı sıkıya bağlı ve standartlaştırılmış prosedürlerle kendi sistemlerini oluşturmakta ve bu sistemi de gelişmiş bir IT birimi ile desteklemekte. Gelişmekte olan ülkelerden çıkan çokuluslu şirketlere bakıldığında, birtakım benzer özelliklere sahip oldukları gözlemleniyor. Bu şirketlerin birçoğu aile şirketi ve bu özellikleri hiç kuşkusuz çabuk bir karar alma mekanizmasına sahip olmalarını sağlıyor. Şirketler kendi yollarını çizerken hükümetler de boş durmuyor. Bu şirketler genellikle kamu bankalarından ucuz finansman desteğini arkalarına alarak büyüyor.  

Türkiye’nin Global Şirketleri

Türkiye için 2001 krizi bir dönüm noktası oldu… Sözü edilen kriz, Türkiye’nin büyük şirketlerini kendilerini daha fazla sorgulamaya yöneltti. Türkiye’nin en büyük 500 özel şirketinin ciroları toplamının, bir önceki yıla göre reel büyümesi 2002’de %2.9 oldu. 2003’te bu şirketler, %8.5’lik reel büyüme performansı gösterebildi. 2004’te ise Türkiye’nin dev şirketlerinin ciroları adeta patladı ve sıralamaya giren şirketlerin ciro toplamının reel büyümesi %42’ye ulaştı. 2005’te 500 şirketin toplam cirosu %4.5 arttı. Toplam ciroda izlenen bu sürekli büyüme, devler arasındaki yarışı kızıştırdı. Çünkü büyükken dünyaya açılabilmek daha kolaydı. Özellikle Türkiye gibi finansman maliyetlerinin oldukça yüksek olduğu ülkelerde belli bir bilanço büyüklüğüne ve yerel pazarda hatırı sayılır bir paya sahip olmak, yurtiçi ve yurtdışından uygun finansman sağlayabilmek açısından oldukça önemli. Diğer gelişmekte olan ülkelerden çıkan büyük şirketlerin çoğunun aile şirketi olma avantajına paralel olarak Türkiye’de de holding yapısı söz konusu. Grup içinde yaratılan kaynakların yine grup içinde değerlendirilebiliyor olması, büyümenin finansmanı için sağlanan en büyük kaynak.  

Büyük olmanın bir diğer avantajı ise, ihracat yaparak üretimin bir kısmını yurtdışına kaydırabilme olanağının olması. Türkiye gibi belirsizlikler içeren ülkelerde bu, önemli bir rekabet avantajı. Örneğin, Türkiye’nin en büyükleri arasında yer alan Vestel gibi şirketlerin gelişmesinde, ihracat en önemli etken. Türkiye’nin global ekonominin bir parçası durumuna gelmesi, diğer ülkelerde olduğu gibi şirketlerin büyüme adına yeni stratejiler geliştirmelerine yol açtı. Kimi şirketler, tecrübelerini daha olgunlaşmamış, doymamış pazarlara ihraç ederken, kimileri ise dikey entegrasyon ile şirketlerin ana faaliyet alanları etrafında büyüme yolunu seçti.  Bu açıdan bakıldığında görülüyor ki; Türkiye de sadece yerel bir dev olmanın, globalleşen dünyada hiçbir prestijinin kalmadığının son derece farkında ve bu yeni akıma hızla ayak uydurarak diğer yandaşları gibi dünya devlerine gözünü dikmiş durumda.

Artık Türk markaları da global yarışın içinde ve büyük satınalma ve birleşmelerle adından söz ettiriyor. Örneğin, Ülker’in 80 yıllık lüks çikolata ikonu Belçikalı Godiva’yı 850 milyon dolara satın alması, dünyada büyük yankı uyandıran gelişmelerden biri oldu. Ülker bu girişimi sonucunda, gıda sektöründe global oyuncu olma hedefini de gerçekleştirdi.Ses getiren büyük satınalmalara daha başka örneklerde verilebilir. Yakın bir zaman öncesinde Doğu Avrupa ülkeleri ve Rusya'nın lider reklam yayıncılığı şirketi Trader Media East'in (TME) %67.3 oranındaki hissesi, 336.5 milyon dolara Hürriyet’in oldu. Türkiye’nin önde gelen 2 büyük topluluğu Koç ve Sabancı Grupları da, sürece imzalarını attılar. Koç Topluluğu şirketlerinden Beko Elektronik, Alman devi Grundig’deki %50 Alba hissesini de satın alarak şirketin tamamını elde etti. Koç, bu alımla Avrupa’da hem teknoloji hem de marka değeri olarak büyük güç kazandı. Grubun amiral gemisi olan Arçelik ise, beyazeşya devi Blomberg’i, Elektra Bregenz’i, Leisure, Flavel ile Arctic’i satın alarak yoluna emin adımlarla devam ediyor. 

Diğer taraftan Sabancı Grubu da, ABD'li kimya devi DuPont ile ortak olduğu endüstriyel naylon iplik ve kord bezi şirketi Dusa International'ın tamamını satın aldı. DuPont'un elindeki %50 hisse için 108 milyon dolar ödeyen Sabancı, Dusa International'ın ismini de Kordsa International olarak değiştirdi. Sabancı, bu girişimi sonucunda polyester, endüstriyel naylon iplik ve kord bezinde dünya devi konumuna geldi. Kendi alanında 2 dev isim Eczacıbaşı ve Efes’ten de iki büyük haber geldi. Eczacıbaşı, ünlü seramik markası Villeroy&Boch’un Karo Bölümü’nün %51’inin sahibi oldu ve bu ortaklıkla birlikte şirketin net satışları 300 milyon euroya çıktı. Efes Breweries International ise 390 milyon dolara, Rusya'daki Krasny Vostok Bira Grubu'nun %92.34 hissesini bünyesine kattı. BCG’nin büyüme hızlarını göz önüne alarak belirlediği ve "yakın bir gelecekte ABD'nin en büyük şirketlerini bile tehdit edebilirler" dediği 100 şirket arasında, Türkiye'den Sabancı Holding, Koç Holding, Vestel ve Şişecam yer alıyor. Türk şirketlerinin, özellikle dayanıklı tüketim malları kategorisi içinde değerlendiren ev aletleri konusunda başarılı olduğu vurgulanıyor.

Bu büyük isimler 2008 yılına dair beklentilerini de şekillendirmiş durumda. Gelecek dönemde, yatırımlar dışında holdinglerin gündemindeki en önemli konulardan biri inovasyon olacak. Yeni ürün geliştirme konusunda yatırımlar yapacak olan holdingler, bu ürünlerle yurtiçi ve yurtdışında fark yaratarak rekabette üstünlük sağlamayı planlıyor. Holding yöneticilerinin hükümete yönelik en önemli talepleri de, siyasi istikrarın devamının sağlanması ve yapısal reformların yılın ilk yarısında hayata geçirilmesi yönünde.

Tüm olumlu yanlarına rağmen, gelişmekte olan ülkelerin yaptığı bu büyük atılım ancak süreklilik vaat ettiği takdirde anlam kazanacak. İMKB’deki şirketleri izleyen analistlerin de vurguladığı üzere, birden fazla işe girişmekten dolayı odaklanma konusunda zafiyet yaşayabilecek olan büyük şirketleri geleceğe taşımak, bir şirketi büyütmekten çok daha zor. Bu noktada gelişmekte olan ülkelerin dikkat etmesi gereken nokta, “büyük şirketi büyütmek” sendromundan uzak durmak. Değişim şirketlerin hayatta kalabilmesinin temel şartı iken, başarıya giden yol neyin değişmemesi gerektiğini anlayabilmek ve onu merkeze yerleştirmekten geçiyor. Gelişmekte olan ülkelerin yeni çokuluslu devleri, bu prensibe sadık kalarak, kendilerine özgü yeni bir ekonomik dünyanın başrol oyuncuları olmaya son sürat yaklaşıyorlar.

Son Güncelleme ( 14 06 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
© Copyright 2007 2008 www.boryad.org
using joomla
dizi oyunlar