|
Hükümet Tasarruflarının Yeni Rotası
Hükümet kontrolündeki dev yatırım fonları olan SWF’lerin (Sovereign Wealth Funds) öncüleri, petrol zengini ülkeler. Amaçları, değişen global konjonktüre göre tasarruflarına yeni bir yön vermek. SWF’lerin aynı zamanda “tehlikeli” görülmelerinin nedeni ise, yatırım yaptıkları ülkelerde stratejik sektörleri tercih etmeleri.
Hükümet Fonları olarak bilinen SWF’ler, son dönemlerde ardı ardına zarar yazan bankalarla birlikte gündeme gelen bir konu. SWF'leri, hükümetlerin kontrolünde olan dev yatırım fonları olarak tanımlamak mümkün. Özellikle petrol ihraç eden ülkeler, son zamanlarda artan petrol fiyatlarının da etkisiyle biriken tasarruflarını, kurdukları SWF’ler yardımıyla uluslararası piyasalarda değerlendirme yoluna gidiyorlar. Risk dağılımı farklılaştırılmış olan bu fonların ilk amacı, tabii ki daha yüksek getiri sağlamak. Bunun yanı sıra birçok yan amaca da hizmet ediyorlar. Bazıları (Rusya’daki gibi) emtia ihracına dayalı gelirleri istikrar adına özel bir fonda tutma; bazıları (Abu Dabi’deki gibi) kendi ülkesinin kalkınmasını destekleme; bazıları da (Norveç’teki gibi) kamunun emeklilik yükümlülüklerini karşılama ihtiyacından kaynaklanıyor. Son yıllarda döviz rezervlerini hızla büyüten Brezilya'nın da bir SWF kurma hazırlığında olduğu konuşuluyor. İstikrar fonu olarak da düşünülen SWF’ler, geçmişten alınan derslerin ve değişen finansal düzenin bir yansıması. Paranın yitip gitmesinin önüne geçmek ve ileride petrol fiyatlarının düşme olasılığına karşı kendilerini garantiye almak isteyen petrol zengini ülkeler ise, bu trendin öncüleri. Eskiden ülkeler artan döviz rezervlerini, en sağlam likit varlıklara yatırırlar ve bu da genellikle ABD doları olurdu. Fakat son zamanlarda ABD’nin verdiği yüksek cari açıklar, döviz rezervlerini büyütmekte olan ülkelerin bu kaynaklarını daha kârlı ve stratejik şekillerde kullanma ihtiyacını doğurdu ve SWF’ler de bu ihtiyaca cevap verdi. Amaçları ve isimleri farklı olan 4 büyük SWF’den birini Norveç hükümeti yönetiyor. Diğer kalan 3 fon ise Singapur, Birleşik Arap Emirlikleri ve Rusya’ya ait. Bu 4 fon, dünyadaki toplam SWF portföyünün 2/3’ünü oluşturuyor. Norveç fonunun toplam tutarı yaklaşık 320 milyar dolar. Maliye Bakanlığı bünyesinde oluşturulan fonun yönetimini, Norveç Merkez Bankası’na bağlı bir şirket gerçekleştiriyor. 1981’de kurulan ve gerçekten rezervleri daha akıllı yatırımlara yönlendirmek amacı taşıyan Singapur fonunun tutarı 330 milyar dolar iken, Abu Dabi’nin ulusal fonu ADIA 875 milyar dolarlık tutarla ilk sırada. Standard Chartered'ın Başekonomisti Dr. Gerard Lyons’ın, portföy büyüklükleri 100 milyar doların üzerinde olan fonları baz alarak hazırladığı ve “Süper Yedi” olarak adlandırdığı büyüklük sıralaması ise şöyle; Abu Dabi, Singapur (GIC), Norveç, Kuveyt, Çin, Rusya ve Singapur (Temasek). SWF'lerin bugün ulaştığı toplam portföy değerinin 2.2 trilyon dolar olduğu tahmin edilirken, bu değerin 2017'de 13.4 trilyon dolara ulaşacağı da vurgulanıyor. Morgan Stanley'e göre ise, SWF'lerin toplam değeri 2015 yılında 12 trilyon doları bulacak. Bu değerler, resmi döviz rezervlerinin dışında hesaplanıyor. Ocak 2007 itibariyle dünyadaki resmi döviz rezervleri toplamının 5 trilyon ABD Doları civarında olduğu düşünüldüğünde, toplam SWF tutarının ne kadar ciddi boyutta olduğu anlaşılıyor. Toplam büyüklüğü 2.5 trilyon dolar olan hedge fonlarla neredeyse aynı büyüklükte bir yatırım mekanizmasından bahsediyoruz aslında. SWF’ler de hedge fonlar gibi yatırım yapıyor. Bu fonların bir avantajı da, sıcak para niteliğinde olmamaları. Çoğunluğu Kamuoyuna Bilgi Vermiyor Tabii ki her yeni gelişme gibi SWF’ler de kendi sıkıntılarını beraberlerinde getiriyorlar. Bu fonların yönetimlerine ilişkin pek çok soru işareti kafaları kurcalıyor. İlgili fonların kurumsal yapısı, risk yönetimi, şeffaflığı ve hesap verebilirliği oldukça önemli. Buna rağmen fonlardan bazıları (örneğin Norveç fonu) faaliyetleri hakkında çok şeffaf davranırken, önemli bir bölümü de kamuoyuna hiçbir bilgi vermiyor ve bu yaklaşım profesyonel yönetim anlayışıyla çelişiyor. Özellikle Avrupa Birliği (AB) ülkeleri SWF’lere karşı bir dizi önlem almaya başladılar bile. Başta Almanya ve Fransa olmak üzere AB ülkeleri, bu fonların mali piyasalarda istedikleri gibi at koşturmalarına engel olmak istiyor. Çünkü bu fonlara sahip ülkelerin kazanç elde etme ve küresel ekonomide belirleyici oyuncu olma gibi amaçlarının dışında, fonları sessiz bir dış politika aracı olarak kullanma olasılığını tehdit olarak algılıyorlar. Diğer taraftan, dünyada yeni bir yatırımcı tipinin ortaya çıkmış olması ve bunun gelişmiş ülkelerin birer likidite kaynağı olarak önemini azaltması da, elbette ki bu ülkelerin işine gelmiyor. Stratejik öneme sahip şirketlerin satışına bazı devletlerce izin verilmediği gibi, fonların satın almaları da dikkatle izleniyor. Önemli şirketlerin satışına izin verilmeyerek, bu tip fonların sınır ötesi millileştirme hareketleri kısıtlanıyor. Örnek olarak Arapların Amerikan limanlarına ortak olmalarının engellenmesi veya Rusların Amerikan silah şirketlerini almasının yasaklanması gibi. Böyle durumlarda devreye gelişmekte olan ülkeler giriyor. Aralarında Türkiye’nin de olduğu gelişmekte olan ülkeler, yatırımları kendi ülkelerine çekmeye çalışıyorlar. SWF’lerin yatırım portföyüne çok sayıda sektör yayılmış durumda. Bunların başında teknoloji ve finans şirketleri geliyor. Mortgage krizi sonrası 6.5 milyar dolar zarar beyan eden Citigruop’un imdadına Abu Dabi yetişti. Devletin yatırım fonu olan ADIA, 7.5 milyar dolar karşılığında Citigroup’un %4.9’una sahip olarak şirketin en büyük hissedarı konumuna geldi. Fon, Citibank’tan önce de dünyanın en büyük mikroçip üreticilerinden Advanced Micro Devices’in (AMD) %8 hissesini 622 milyon dolara satın almıştı. Dünyanın en büyük özel yatırım fonu Carlyle’ın %7.5 hissesi de yine Abu Dabi fonlarına ait. Ayrıca fon, Murdoch’a ait News Corp., Procter&Gamble, Hewlett-Packard, PepsiCo, Time Warner, Walt Disney, Four Seasons Hotel gibi şirketlerin de büyük hissedarları arasında yer alıyor. Citigroup’tan Sonra UBS de Hükümet Fonlarına Yöneldi Avrupa’nın en büyük yatırım bankası UBS, Ekim 2007’de 4 milyar dolar zarar açıkladı. Citigroup’un izinden giden UBS de yeniden sermayelendirme için hükümet fonlarına yöneldi. UBS’in yeniden sermayelendirmesini, Singapur’un Kamu Yatırımları Şirketi (Government Investment Corporation-GIC) ile ismi açıklanmayan bir Ortadoğu kökenli yatırımcı gerçekleştirdi. 11.5 milyar dolarlık bu operasyonu ek zarar açıklaması ile birlikte yapan UBS, yine Citigroup gibi hisse senedi ile değiştirilecek tahvil vasıtasıyla süreci tamamladı. Konuyla ilgili bir başka örnek de, Çin’in ABD’li private equity şirketi Blackstone’un halka arzına 3 milyar dolar yatırması. Blackstone tarafından %4.5’i, daha sonra Dubai fonu tarafından da %2.2’si alınan Deutsche Telekom ise, Alman hükümetinin endişelenmesine neden olan bir diğer SWF girişimi. 2007 ortası itibariyle döviz rezervleri 1.3 trilyon dolar olan Çin, bunun 200 milyar dolarını kurulacak olan SWF'ye aktaracağını açıkladı. 2009 sonunda 2 trilyon dolara ulaşması beklenen döviz rezervlerine karşılık, ülke fonunun seviyesi de 600 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Önümüzdeki 2 yıl içinde Çin'in kurduğu “hükümet fonu”, dünyanın değişik ülkelerinde, değişik alanlara en az 200-300 milyar dolarlık yatırım yapma yönünde sinyaller veriyor. İngiltere’nin üçüncü perakende zinciri Sainsburry’nin %24’lük hissesini daha önce satın alan Katar yatırım fonu Delta Two, Temmuz 2007’de Sainburry’e 17.8 milyar euroluk bir teklifte daha bulundu; ancak daha sonra bu teklifinden vazgeçti. Benzer şekilde Birleşik Arap Emirlikleri’nden Dubai Ports, İngiltere’nin en eski liman işletmecilerinden P&Q’yu 2005 yılında 4.1 milyar euroya satın almıştı. Dubai fonları ise; Japon elektronik devi Sony, Amerikan NASDAQ Borsası, Londra Borsası ve dev hedge fonlardan Och-Ziff’in büyük ortakları arasında. Türkiye, SWF’lerin Yatırım Bölgeleri Arasında SWF’lerin öncülerinden olan Singapurlu Temasek Holding, yatırımlarının yaklaşık %50’sini Singapur’da yapmasına rağmen dünya genelinde de önemli şirket satın almalarına imza atıyor. Sahip olduğu ve Singapur’un en büyüklerinden olan şirketlerden bazıları; Singapore Airlines, SingTel, DBS Bank, PSA International, SMRT Corporation, Singapore Power. Tamesek Holding, Türkiye’de adını Mersin Limanı’nın özelleştirilmesinde Akfen ile oluşturdukları konsorsiyumla duyurdu. Temasek’e bağlı şirketlerden olan PSA ile ortağı Akfen, ihalede 755 milyon dolar vererek en yakın rakibine 200 milyon dolar fark atmış oldu. Temasek’in Türkiye’de ilgilendiği bir başka sektör de, bankacılık. İlk olarak Garanti Bankası’nın ortaklık sürecinde karşımıza çıkan kuruluş, ortaklığı yine bir dünya devi olan General Electric’e (GE) kaptırdı. Bu ortaklığın suya düşmesine rağmen, Temasek yetkililerinin Türkiye’ye gelerek görüşmeler yaptığı ve Alternatif Bank’la ilgilendiği öğrenildi; fakat bundan henüz bir sonuç çıkmadı. Temasek’in Türkiye’yle ilgili son girişimi ise sahip olduğu Raffles International Hotels&Resorts’u ABD’li yatırım grubu Colony Capital’e 1.7 milyar dolara satması oldu. Çünkü Türkiye’de de faaliyet gösteren Swissotel, bu grupta yer alıyor. Uluslararası yatırım bankası Goldman Sachs, TAV Havalimanları Holding'de sahip olduğu ve şirket sermayesinin %3.2'sine tekabül eden hisseleri Kuwait Investment Authority'e (Kuveyt Yatırım İdaresi) devretti. Kuveytli fon ayrıca, Türkiye’nin en büyük alışveriş merkezi olan Cevahir’in, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde olan %50 hissesini 750; Halkbank'ın halka açılan %25'lik kısmının %2.5'ini 185 milyon dolara satın aldı. Dubai Holding ise, Sama Dubai adında yeni bir şirket oluşturarak tüm gayrimenkul yatırım faaliyetlerini bu şirketin çatısı altında topladı. Yapılan bu değişiklikle, holdingin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle ortaklaşa yürüttüğü 5 milyar dolarlık gayrimenkul yatırımlarının yönetimi de, Dubai International Properties’ten Sama Dubai’ye geçmiş oldu. İstanbul Levent’teki İETT arazisini ihalede 1 milyar 153 milyon YTL’ye alan şirket, açılan davalar nedeniyle parasını yatırmamış ve beklemeye geçmişti. Ayrıca Dubai Holding, Türkiye’de de faaliyette olan Taib Bahreyn Bank’ın %60’ını satın alarak dolaylı da olsa Türkiye’ye giriş yapmış oldu. SWF’lerle ilgili çıkan haber ve görüşler, sadece yaptıkları dev ölçekli yatırımlarla ilgili değil. Bu fonların girişimlerine politik bir anlam yükleyerek onları ülkeleri için bir risk olarak görenlerin sayısı da bir hayli fazla. Hatta bazı ülkeler bu girişimlerden oldukça tedirgin. Aslında buradaki yaklaşım, “Neden yabancılar stratejik sektörlerimizi alıyor?” şeklinde değil. Ancak işin içine devletler girince, “Neden yabancı devlet yetkilileri bazı sektörlerimizi kontrol etsinler?” sorusu akıllara gelebiliyor. Kimse Kremlin tarafından doğrudan kontrol edilen Rus petrol ve doğalgaz tekeli Gazprom’un başka ülkelerdeki enerji dağıtım mekanizmalarını ve hatta Airbus’ı kontrol etmesini istemiyor. Çin ve Singapur hükümetlerinin Barclays Bankası ile ABN Amro’yu alması tüyleri diken diken edebiliyor. Katar hükümetinin İngiltere’nin süpermarket zinciri Sainsbury’yi alma isteği tartışma yaratıyor. Oysa UBS zarar açıklaması sonrasında yeniden sermayelendirme yaparak SWF’lere yöneldiğinde, bundan kimse yakınmıyor ve kimse elindeki hisseleri satmıyor. Gün Oldu, Devran Döndü… Görünen o ki, süreç tersine işlemeye başladı bile... 1997’deki Asya Krizi’ni, değer kaybeden Asyalı şirketleri satın almak için bulunmaz bir fırsat olarak gören Batılı finans kurumları, bugün yaralarını sarabilmek için taze kaynak bulmak adına, Asya ekonomilerinin devlet fonlarına ve finans kurumlarının imkânlarına muhtaçlar. Görünen o ki, Asya 10 yıl gecikmeli de olsa 1997’nin rövanşını alıyor. Kriz zamanında petrol ve hammadde fiyatlarındaki ciddi gerilemeden derin yaralar almış olan Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin şimdilerde Batılı ekonomilerin endişelenmesine neden oluyor. Asya’nın Warren Buffet’ı Suppiah Dhanabalan ve onun yönettiği Singapur devlet fonu Temasek, 4.4 milyar dolara Merrill Lynch’in 91.7 milyon hissesini satın alırken; gerçek Warren Buffet, yatırımlarını küçültme kararıyla herkesi şaşırtıyordu. Temasek bu yatırım öncesinde, Standart Chartered’ın hisselerinin %11.6’sını da 4 milyar dolara satın almıştı. Portföy değerlerinin 2.2 trilyon dolara ulaştığı tahmin edilen hükümet fonları, şimdilerde ABD'deki kredi krizi sonrasında “nakit enjeksiyona” gereksinim duyan bankalara, şirketlere “kurtarıcı” olarak ortak oluyorlar. Hatta durum öyle bir boyuta geldi ki, kredi krizinden etkilenen ve potansiyel zararı taşıyan kuruluşlar, “parayı bul, zararı yaz” çabasına girmiş durumdalar. Bu tür zararları olan ancak henüz zararı yazabilmek için “parayı bulamayan” banka ya da şirketler, gözlerini bu dev hükümet fonlarına dikmiş durumdalar. Batılı finans kurumlarının kademeli olarak Asya ve Orta Doğu’nun yatırımcı kuruluşları tarafından satın alınması süreci, reel sektör şirketlerine de yansıyacak gibi görünüyor. 1997 Asya Krizi ve sonrasında ABD’li reel sektör şirketleri tarafından, Güney Kore ve Japonya’ da, Daewoo başta olmak üzere perakende zincirleri, sigorta şirketleri ve hatta ilaç şirketlerinin satın alındığını gözlemledik. Bugün süreç tersine işleyecek gibi görünüyor… 10 yıl sonra Ülker, onca dünya çikolata ve şekerleme devinin arasından sıyrılarak Godiva’yı satın alırken, Hintli Tata da 2 milyar dolara Ford’dan Land Rover ve Jaguar’ı satın almak için mücadele veriyor. Basın kuruluşları da yakın markajda… Birçok soruna bağlı olarak reklam gelirleri azalmış olan basın kuruluşları da Asya şirketleri tarafından satın alınmayı bekliyor. AB Komisyonu, Asya, Orta Doğu ve Rusya devlet fonları tarafından birlik ülkelerindeki enerji ve telekom şirketlerinin satın alınmasından ciddi endişeleri olduğunu açıkladı. Gelişmiş ülkelerdeki bu endişeler, geniş çaplı toplantılarda görüşülmekte. Son olarak dünyanın önde gelen maliye bakanları, kendi yatırımlarının belirginleşmesi ve bunların açık iş standartlarına uygun olduğunu güvence altına almak için, hükümete ait yatırım fonlarına yönelik kurallar oluşturma çağrısında bulundu. Tabii ki bu tedbir Rusya, Çin ve petrol ihraç eden Orta Doğu ülkelerinin Batı’da şirket, banka ve gayrimenkul alma planlarına dair kaygıların bir yansıması. Yayımladıkları bildiride bakanlar, sınır ötesi yatırımın genellikle “küresel büyümeye büyük bir katkı sağladığını” söylerken; söz konusu yatırımcıların hükümetlerin kendisi olması durumunda bu düzenlemelere yönelik kural koyma sürecine IMF, Dünya Bankası ve ileri endüstriyel ülkeleri temsil eden kurumların da dahil olmasını istiyor. Hükümete ait fonlara yönelik bir “en iyi uygulamalar” kanunu için yapılan bu çağrı, üstü örtülü bir uyarı niteliğinde. Bildiride; hükümetlerin bu tasarruflarını yatırım yaptıkları ülkelerdeki siyasi iklimi etkilemek için kullanmamaları ve siyasi güdülerle, örneğin rakip ülkenin bir sektörünü kontrol altında tutmak için yatırım yapmamaları konusunda söylemler yer alıyor. Bildiri, bu tarz uygulamalara “risk yönetimi” ve “sorumluluk” olarak atıf yapıyor. Gönüllü bir “en iyi uygulamalar” kanununa dair yapılan bu çağrı, ülkelerin siyasi güdülerle yatırım yapmaması gerektiğini söylemekten öteye geçmiyor. Bildirinin hazırlık sürecine katılan yetkililer, bunun Rusya, Çin, Suudi Arabistan ve diğer yatırım yapan ülkeleri “azarlayıcı” bir görünüm almaması üzerinde titizlikle durulduğunu söylüyor.
Siyasi Kararlara Etki Ediyor Mu? Bush yönetimi aylardır gönüllü bir davranış kuralları oluşturma çağrısında bulunmakla birlikte, daha önceleri Dünya Bankası ve IMF’nin bunun bir taslağının hazırlanması için yardım etmesini dahi istemişti. Ancak banka ve fon, bu talebin açık yatırım ve hisse yönetimi stratejilerine yönelik bir çağrıdan öteye geçmesine karşı direniyor. Dünya Bankası Başkanı Robert B. Zoellick ise, bankanın rolünün ülkelere yatırım yapma konusunda kendi ulusal çıkarları olarak belirledikleri şeyleri yapmamalarını söylemek olmadığını belirtti. “Bu bir ulusal yargı meselesi” diyen Zoellick; ABD, Kanada ve Almanya’nın ulusal güvenliklerine zarar verebilecek yatırımları engellemek için kendi kurumlarını oluşturmuş olduklarına dikkat çekerek bu kararın hükümetlere bırakılması gerektiğini söyledi.
Amerikalı yetkililer şu ana kadar, hükümet fonu yatırımları yoluyla siyasi kararlar uygulandığına dair bir kanıta rastlanmadığını söylüyor; ama Avrupa’da, Rusya’nın kendi egemen refah fonlarını boru hatları ve diğer enerji altyapılarını satın alarak devlete ait petrol şirketlerini kullanması konusunda bir endişe var. Görüldüğü gibi Asya, son 10 yılın acısını çıkarıyor, gördüğü muamelenin öcünü alıyor. Bakalım, ekonomisini istikrarlaştırmayı ve cari açık sorununu azaltmayı başarması halinde Türkiye; Ülker’in Godiva’yı satın alması, Garanti’nin Bonus markasını Romanya’ya taşıması gibi örneklere yenilerini ekleyerek bu süreçte yerini alabilecek mi?.. Bu fonların çok profesyonelce yönetildiği söylenemez, ancak hükümet fonlarına karşı düşmanca denilebilecek tavırlar kontrol edilebilirse uluslararası bankacılık krizinin finansal sektörde açtığı yaraları sarmak çok da zor görünmüyor. Esas soru ise şu: Devletler komşularının ekonomisini kontrol ederse, serbest piyasa olur mu? Cevabı ilerleyen günler verecek… |