Advertisement
Ana Menü
Anasayfa
Araştırmalar
Temel Eğitim
Etkinlikler
Basında Boryad
Hakkımızda
Arama
İletişim
Linkler
Haberler
English
Giriş Formu





Kayıp Parola?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun
Hava Durumu
Kapitalizme Neler Oluyor? PDF Yazdır E-Posta
20 02 2009

 Kapitalizme Neler Oluyor?

Ekonomistlerden din adamlarına kadar herkesin dilinde bugünlerde “kapitalizm” var. Siz bu sistemin sonunun geldiğini düşünenlerden misiniz, yoksa evrimleşerek daha sağlam bir ekonomik düzene dönüşeceğini düşünenlerden mi?

ABD’de başlayan ve domino etkisiyle tüm dünyaya yayılan küresel kriz, pek çok ekonomiste göre, kapitalist sistemin krizi. Normal koşullarda faiz oranlarını düşürmek ve para arzını artırmak krizlere çözüm olabilirken, artık bu makroekonomik önlemlerin sorunu çözmeye yetmediği anlaşılıyor. Merkez bankası başkanları ve devlet liderleri yeni reçeteler peşinde. “Neler yapılmalı” sorusu kopan fırtınalar nedeniyle askıda kalmış durumda. Belirgin olan tek nokta var, o da var olan düzenin değişmesi gerektiği. Kapitalizmin kalesi olan ülkelerin sistemi düzene sokmak için yaptıkları eşi benzeri görülmemiş boyuttaki devlet müdahaleleri, sistemin sadece mali değil aynı zamanda ideolojik yönünü de etkiliyor.

Bankalararası likidite akımının sarsılan güven nedeniyle zayıflaması, gözleri merkez bankalarına çevirdi. Hem likidite sağlamaları hem de batmakta olan finansal kuruluşların hisselerini satın almaya başlamalarıyla, başta FED olmak üzere pek çok merkez bankasının ticari banka işlevlerini üstlendiği görülüyor. Piyasalarda paraya olan talep o kadar fazla ki, faiz oranlarının düşürülmesi ekonomiyi canlandırmakta oldukça yetersiz kalıyor.Kapitalist sistemin kendi yarattığı içsel dinamiklerle bir gün yok olacağını öngören Karl Marx, sistemin pek çok ülkede darboğaza girmesiyle bugünlerde daha bir popüler. Bazı ekonomistler Marx’ın haklı olduğunu düşünerek, sorunun temeli olarak kapitalist sistemi ve serbest piyasa ekonomisini görüyor.

Bazıları ise kapitalizmin sona ermesinin mümkün olmadığını ancak değişimin de kaçınılmaz olduğunu, sistemin evrimleşerek daha sağlam bir ekonomik düzene dönüşeceğini düşünüyor. Kısaca, 1776 yılında Adam Smith’in “Wealth of Nations” adlı eserinde öne çıkan “serbest piyasa ekonomisi en mükemmel sistemdir görüşü”, yavaş yavaş inandırıcılığını kaybediyor.Tek kutuplu dünyaBilindiği üzere kapitalizm, sanayi devrimiyle hız kazanan toplumsal-ekonomik bir yapı ve üretim biçimi. Sanayi devrimi, üretim araçlarının biçimini değiştirerek sermaye odaklı bir sistemin oluşmasını sağladı. Sistem, devamlılığı için sürekli pazar yaratarak, tüm dünyaya kısa sürede yayıldı. İkinci Dünya Savaşı sonrası, kapitalizmin kalesi ABD ile sosyalizmin kalesi Sovyetler Birliği, dünyada söz sahibi iki zıt kutup olarak belirmişti.  

50 yıl kadar sonra Sovyetler Birliği dağılırken, iki kutup tek kutba inmiş, ABD merkezli bir düzen ortaya çıkmıştı. ABD’nin bitmek bilmeyen istekleri, Ortadoğu planları, oluşturduğu dengesizlikler tek merkezli dünyanın 20 yıl gibi kısa bir sürede tökezlemesine ve büyük çaplı bir ekonomik krize neden oldu.On yıl evveline kadar devletin ekonomiye müdahalesinin asgariye ineceği veya devletin çözdüğü ekonomik sorunların, serbest piyasa ve sivil toplum aracılığıyla bireysel özgürlükler ön plana alınarak rahatlıkla çözülebileceği öne sürülüyordu. Ancak şimdilerde önemli kapitalist ülkelerin ekonomilerinin dar boğaza girmesi, kapitalizmin ve onun desteklediği tek kutuplu ekonomik sistemin yetersizliğini kanıtlamış görünüyor. 

“Kapitalizmin tarihi” tanımlaması özellikle son dönemlerde sıkça dile getirilerek hararetli tartışmaların baş konuğu oluyor. Kapitalizmin, tarih sözcüğüyle birlikte anılması bile onun da tıpkı diğer üretim biçimleri gibi bir gün sona ereceği fikrini doğuruyor. Burada, “Tarihsel Kapitalizm”in yazarı Immanuel Wallerstein’dan bahsetmek yerinde olabilir. Wallerstein’nın, kapitalizmin yerini er ya da geç bir başka üretim biçimine bırakacağı ve yeni oluşacak biçimin, kapitalizmi aratıp aratmayacağının toplumsal aktörlere bağlı olduğu önermesi, bugün gerçeğe dönüşmek üzere. Öte yandan şu durumu da göz ardı etmemek gerekiyor: Kapitalizm bin yıla yakın bir süredir varlığını sürdürüyor ve bu sürede hep bir şekilde kendini yenileyerek kalıcıymış imajı yaratıyor.

Krizin sorumlusu sistem mi,  yanlış politikalar mı?İktisatçılar, krizin kaynağı hakkında farklı iki görüşe sahip. Kimine göre yaşanan hengâmenin nedeni, ekonomiye devlet müdahalesini en aza indiren ve serbest piyasayı yücelten anlayış. Kimi de krizin kaynağının, finansal aktörlerin aşırı risk almalarını destekleyen devlet politikaları olduğu inancını taşıyor.  Bugüne kadar üç maymun rolünü üstlenmiş olan dünya liderleri, hasarın boyutunun artmasıyla hâlihazırdaki sistemin geleceğine kuşkuyla bakmaya ve sistemin artık revize edilmesi gerektiğini düşünmeye başladı. ABD’nin yakın müttefikleri bile gelişmeler karşısında kayıtsız kalınamayacağını, kapitalist sistemin ve onun yücelttiği serbest piyasa ekonomisinin artık ihtiyaçlara cevap vermekte yetersiz olduğunda hemfikirler.

Örneğin Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy, var olan kapitalist sistemin eşitsizliğe sebep verdiğini, spekülasyonu desteklediğini ve orta sınıfı bitirdiğini belirtti. Piyasaların kendi kendini düzenleyeceği ve her zaman haklı konumda bulunacağı görüşünün artık geçerliliğini kaybettiğini öne süren Sarkozy, daha ahlaki bir sistemin oluşturulması için dünya liderlerinin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Bretton Woods’ta olduğu gibi yeniden toplanarak harekete geçmesi gerektiğini dile getirdi. Bilindiği gibi, 1944 yılında Bretton Woods’ta Birleşmiş Milletler Para Konferansı yapılmış, ardından imzalanan Bretton Woods Anlaşması’yla kurlar Amerikan dolarına sabitlenerek uluslararası ticari ve finansal ilişkilerin denetlenmesini hedeflemiş ve ödemeler dengesi sorunlarına çözüm için IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların oluşturulması kararları alınmıştı. Şimdilerde yapılacak Bretton Woods zirvesinde ise, kurdaki dalgalanmaların önüne geçebilecek ve yaşanan krizin yenilenmesini önleyecek düzenlemelerin planlanacağı umuluyor.

Alman Ekonomi Bakanı Peer Steinbrück de Sarkozy ile hemfikir. Alman Bakan sonuçlarını düşünmeden kâr odaklı hareket etmenin krize yol açtığını, tek kutuplu sistemin iflas ettiğini, ABD’nin ekonomik süper güç olarak algılanmasının zorlaştığını ve çok kutuplu yeni bir ekonomik sistemin kurulması gerektiğinin altını çiziyor. ABD’nin baş müttefiki İngiltere’nin Başbakanı Gordon Brown ise dünyanın, küreselleşmenin yarattığı ilk gerçek finansal kriz ile karşı karşıya kaldığını belirtti. Brown’a göre, IMF ve Dünya Bankası yeniden yapılandırılmalı ve finansal sistem tekrar gözden geçirilmeli. Ekonomistlerden Din Adamlarına Kadar Sistem Tartışmaları  Ekonominin Nostradamus’u Nouriel Roubini, krizin sistem kaynaklığı olduğunu savunanlardan. 

 Roubini, ABD’yi sosyalist devlet olarak nitelendirdi bile. Esas felaketin sistemin temelden çökmesiyle gerçekleşeceğini öngören Roubini, krizi 12 aşamadan oluşan bir süreç olarak analiz ediyor. Emlak sektöründeki balonun patlamasını birinci, diğer kredilerdeki krizleri ise üçüncü aşama olarak değerlendiren Roubini, dokuzuncu aşamada bankacılığın çökeceğini öngörüyor. Roubini’nin analizinde en son aşama 12 ve ünlü ekonomist bu aşamanın sonunu “finansal felaket” olarak niteliyor. Milyar dolarlık paketlerin sistemin çöküşüne engel olamayacağı da Roubini’nin öngörüleri arasında yer alıyor. Roubini gibi, George Soros da “piyasa sisteminin” sona yaklaştığı görüşüne sahip.

Yaşanacak bu sonda piyasanın globalleşmesi ve kolay paranın payının büyük olduğunu vurgulayan Soros, sistemin süregeldiği şekilde devam etmesinde ısrar edilmesi durumunda ABD’nin sadece mali alanda değil tüm alanlarda etkisini yitireceği endişesini taşıdığını dile getiriyor. Amerikan ekonomik sisteminin evrimleşerek daha da güçleneceğini, yani “küllerinden yeniden doğacağını” öngörenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar fazla. Washington Post’a göre kapitalizmden vazgeçilmesi söz konusu değil, ayrıca sistemin çöktüğü falan da yok. Sosyalistlere boşuna hayal kurmamaları gerektiğini salık veren gazeteye göre, yeni düzenlemelerle kapitalizm evrimleşerek bir üst seviyeye geçecek. New York Times da Washington Post’un bu öngörüsünü onaylıyor.

Gazete, devlet adamlarının son damlasına kadar kullandıkları kapitalizmi acımasızca eleştirdiklerini ama bu eleştirilere bakılarak da sistemin son kullanma tarihinin geldiği sonucuna varılamayacağını yazdı.Sistemin güçlenerek krizi atlatacağını savunanların değindiği bir diğer nokta, ABD’nin yaralarını sarmaya başlamasıyla sistemi de yeniden tanımlamak ve restore etmek zorunda olması. Örneğin “Tarihin Sonu” teziyle ün salmış Francis Fukuyama, yaşanan krizin ABD markasını yıprattığını ve markanın yenilemesi gerektiğini ileri sürüyor. Öte yandan milyonların desteğiyle devlet başkanlığına seçilen Barack Obama, dünyanın yeni ihtiyaçlarına uygun, gücünün farkında olan ve daha dengeli bir yeni yönetim modelinin sembolü olarak algılanıyor. Obama’nın başarısının ardında ne alıcıyı ne de satıcıyı düşünen kötü yönetimlerden kurtulma isteği de var.

Yaşanan krizin ertesinde yapılacak yeni düzenlemelerle yönetim ve yönetici profilinin değişeceği ise, sıkça dile getirilen bir diğer beklenti. Krizin dalgaları din adamlarını da sarsmış görünüyor. Din adamları da bu konuda bir hayli dertli. Dünya liderleri gibi ruhani önderlere göre de küresel krizin ana sorumlusu kapitalist sistem. Örneğin, Anglikan Kilisesi Marx’ı aforoz ettiği için özür dilerken, öte yandan Marx’ın haklı olduğunu, insanlığın bu hale gelmesinde kapitalist sistemin rolünün büyük olduğunu ifade ediyor. Yeni Finans Merkezlerinin Gözü ABD’nin Koltuğunda Dünya finansal piyasalarının, tek merkez olarak ABD’yi görmesi artık zorlaştı.

ABD büyüklüğünde olmasa bile Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya gibi bir takım yeni merkezler oluştu bile. Hâlâ siyasi ve askeri süper güç olan ABD’nin, sanayi, finans, eğitim, sosyal ve kültürel alanlarında gücünün sarsıldığı kabul edilirken, gene de ABD’nin yerine değil ama onunla liderliği paylaşacak çok kutuplu bir düzene ihtiyaç duyuluyor. 1870’lerde ekonominin merkezi Avrupayken, sonraları bu güç ABD’ye geçti. Bugün ise ucuz iş gücü ve aşırı tüketim potansiyeline sahip Çin veya Hindistan’ın ekonominin yeni merkezi olabileceği tartışılıyor.

ABD’nin tüm dünya da hissedilen hakimiyetinden rahatsız olan devletler, kendilerini dünya ekonomik ve kültürel konjonktüründe yeniden konumlandırmak istiyorlar. Rusya, İran, Çin, Hindistan ve daha başka ülkelerden oluşan çok kutuplu bir dünya, Sam Amca’nın dünyasının yerine geçmek üzere. Venezüella, Bolivya, Küba gibi sosyalizmin doruklarındaki ülkelerin liderleri Amerikan ekonomisinde patlak veren krizi bıyık altından gülümseyerek izlerken, ABD ve AB hükümetleri ekonominin belini düzeltmek için çırpınıyor.

Son dönemlerde Latin Amerika ülkeleri, özellikle sol iktidarların başa gelmesiyle ortak hareket etmeye başladı. Bilindiği gibi, Latin Amerika ülkeleri zengin doğal kaynaklara sahip. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin gibi ülkelerin örgütlenmesiyle oluşan BRIC’e dahil olan Latin Amerika’nın dünya konjonktüründe daha fazla ses sahibi olduğu gözlemlenmekte. Büyük teknolojik gelişmelerle adı duyuran Hindistan da, yakın gelecekte oluşabilecek kutuplardan biri olma potansiyeline sahip. Dünyanın önemli petrol yataklarına sahip Körfez ülkeleri de hâlihazırdaki nakit birikimleriyle adlarından söz ettiriyor. Pek çok ülke likidite sıkıntısı çekerken, Körfez ülkelerinin paralarını ülkeye çekmek isteyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok.

Son Güncelleme ( 20 02 2009 )
 
< Önceki   Sonraki >




© Copyright 2007 2008 www.boryad.org
oyun
hobi
teknolojijoomla