|
İstanbul Ticaret Odası Başkanı Murat Yalçıntaş “KOBİ’ler kendi borsalarını istiyor” Murat Yalçıntaş, İstanbul’un bölgesel finans merkezi olacağından umutlu. Yalçıntaş, KOBİ Borsası projesinin de AB üyeliği yolunda önemini her geçen gün artırdığı görüşünde.
Gelişmekte olan ülkelerden hızla yeni finans merkezleri doğuyor. Ancak bu şehirlerin merkez olma yolunda zorlu bir süreçten geçtikleri biliniyor. Bu yolda İstanbul’un şansını nasıl görüyorsunuz? Öncelikle İstanbul’un bölgesel ölçekte bir finans merkezi haline gelebilmesi için oldukça uzun bir yol kat etmesi gerek. İstanbul, Türkiye ekonomisinin kalbi ve dışa açılan penceresi. Çünkü İstanbul, toplam milli gelirin %20’den fazlasını üretiyor. Yurt çapında gerçekleştirilen tüm ticari hizmet ve aktivitelerin yaklaşık %35’i İstanbul’da gerçekleşiyor. Ülkenin toplam dış ticaret hacminin yaklaşık %60’ı da İstanbul’dan yapılıyor. Kısacası İstanbul, özellikle sınai ve ticari faaliyetlerin yoğunlaştığı bir metropol. Yine benzer şekilde, Türkiye finans sektörü İstanbul’da yoğunlaşmış durumda. Bunun en önemli göstergesi de tüm bankaların %85’inin merkezi ile yurt çapındaki tüm şubelerin %30’unun İstanbul’da bulunması. Dolayısıyla, İstanbul Türkiye’nin ticaret ve finans merkezi. Ancak uluslararası ölçekte, bölgesel çapta bir merkez haline gelebilmesi için bazı şartları da yerine getirmemiz gerekiyor. Kabul edelim ki, geleneksel önemleri nedeniyle finans merkezleri olan şehirler ile sonradan yaptıkları atılımla böylesi bir merkeze dönüşen şehirler ortak bazı nitelikler taşımakta. Bu özelliklerden bazılarını altyapı ve makro koşullar oluşturmakta. Bu çerçevede bakıldığında, gerek coğrafi, jeo-stratejik ve jeo-ekonomik konumu, gerekse potansiyeli ve dış dünya ile giderek artan entegrasyonu bağlamında İstanbul, bölgesel bir finans merkezi olma konusunda önemli bir potansiyel ve avantaja sahip. Bölgesel finans merkezi olmanın birinci şartı, güçlü bir ekonomiye sahip ülkeye mensup olmak. Türkiye gerek milli geliri, gerek nüfusu ile oldukça büyük ve dinamik bir ekonomi. Son yıllarda yakalanan yüksek büyüme hızları korunduğu takdirde, yakın bir gelecekte de dünyanın en büyük 10 ekonomisi içerisine tırmanması kuvvetle muhtemel. Ekonomik ve politik istikrarın bu sürece etkisi nasıl? Büyüklüğün yanı sıra ekonomik ve politik istikrar da çok önemli. Bugüne kadar gerçekleştirilen yapısal ve ekonomik reformlar ekonomimizi daha da güçlendirdi. Ancak daha gerçekleştirilmesi gereken birçok reform var. Bu reformlar aynı zamanda, Türkiye’de iş ve yatırım yapma ortamını daha da iyileştirecek olmaları dolayısıyla özel öneme sahip. Çünkü yabancı yatırımcılar, bu kriterleri göz önünde bulundurarak yatırım kararlarını almakta. İstanbul’un finans merkezi olması demek, aynı zamanda yabancı sermayenin de yoğun biçimde giriş yaptığı bir lokasyon olmasını gerekli kılıyor. Bu çerçevede, yapılmayı bekleyen reformların zaman kaybetmeden hayata geçirilmesi lazım. Türkiye sermaye piyasalarının yeterli derinlikte olmaması bu yarışta ülkeyi zora mı sokuyor sizce? Ülke ekonomisinde finans sektörünün belli bir ölçeğin üzerine çıkmış, sektörün yeteri derecede genişlemiş ve derinleşmiş olmasının, finans merkezi olmanın bir diğer ön şartı olduğunu düşünüyorum. Türkiye finans sektörünün bu çerçevede daha alması gereken uzun bir yol var. Gerek bankacılık sektörümüzün toplam aktif büyüklüğü ve toplam kredi hacmi gibi bankacılık sektörü büyüklüklerinin milli gelire oranı, gerek İMKB’nin işlem hacmi gibi büyükler, gelişmiş ve Uzakdoğu ya da AB’de yer alan birçok gelişmekte olan ekonomiyle kıyaslandığında oldukça düşük. Yine müşterilere sunulan finansal hizmet ve ürünlerin de daha çeşitlenmesi ve kalitesinin artması gerek. Gerçi 2001 krizi sonrası bankacılık sistemimizde yapılan düzenlemeler, sektörü güçlü bir yapıya kavuşturdu ve doğrudan yabancı sermaye için de en cazip sektörlerden biri haline getirdi. Ancak Türkiye gibi sermaye birikiminin az olduğu ve ağırlıkla yabancı sermayeye bağımlı ekonomilerde özellikle bankacılık sektörünün daha da gelişmesi ve derinleşmesi doğal olarak zaman alacaktır. Bu arada belirtmeliyim ki, arzu edilen yatırımları gerçekleştirme hedefine, yeterli sermaye birikimimiz olmadığı için ancak yabancı sermaye ile birlikte ulaşabiliriz. Bu nedenle yabancı yatırımcılara kolaylıklar sağlayan düzenlemelere, sözgelimi çalışma izni ve ikamet gibi alanlarda, öncelik verilmesi lazım. İster tüzel, ister reel kişiler olsun tüm yabancı yatırımcılarla ilgili bürokrasi azaltılmalı. Yine başta telekomünikasyon ve ulaşım olmak üzere altyapının güçlendirilmesi elzem. Bir diğer önemli husus ise, finans sektörü ile bağlantılı olarak reel kesimi ilgilendirmekte. Serbest piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kuralları ile yerleşmesi uluslararası sermaye için önemli bir gösterge. Bu bağlamda Yeni Türk Ticaret Yasası ile Basel II’nin yakın bir gelecekte hayata geçecek olması, son derece önemli. AB üyeliği bu süreci ne yönde etkiler? AB üyelik süreci ekonomimizin en önemli çıpası olmasının yanı sıra; aynı zamanda müzakereler çerçevesinde gerçekleştirilecek birçok reform da hem Türkiye ekonomisine daha fazla güç katacak hem de bu çerçevede İstanbul’un bölgesel bir merkez olarak cazibesine önemli katkı yapacaktır. İTO’nun İstanbul’un finans merkezi olması yönündeki çalışmaları neler? İstanbul Ticaret Odası olarak İstanbul’un ticaret hayatındaki yeri ve öneminin yanı sıra, finans sektöründeki ağırlığına da özel bir önem vermekteyiz. Bu doğrultuda atılacak her adımı da desteklemekteyiz. Örneğin, Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınması, tabii İstanbul’u tek başına bir finans merkezi yapmaya yetmez; ancak bizce bu doğrultuda atılması gereken bir adım olarak mütalaa edilmektedir. Biz reel kesimin, özellikle de KOBİ’lerimizin finansal kaynaklara daha kolay ulaşabilmeleri için özel çaba içerisindeyiz. Bildiğiniz üzere Türkiye’de faal bulunan tüm şirketlerin yaklaşık %98’i KOBİ ve gerek Türkiye’nin gerekse dünyanın en büyük odalarından biri olan İTO’nun da 350 bin üyesi bulunuyor. İTO’nun şu an itibariyle 11 finans kurumuyla ikili anlaşması mevcut. Bu kurumların 8’i banka, 2’si katılım bankası ve biri de leasing firması. Bu kuruluşlarla yapılan anlaşmalar çerçevesinde üyelerimiz, bu kuruluşlardan gerek uygulanan faiz oranları gerekse vade bazında daha uygun koşullarla kredi bulabiliyor. Bunu yanı sıra başta üyelerimiz ve karar alıcılar olmak üzere herkesin istifadesine sunulan, İstanbul’un bölgesel bir finans merkezi olması konusunu irdeleyen, dünyadaki literatürü kapsamlı ve karşılaştırmalı biçimde inceleyen ve çeşitli öneriler getiren akademik çalışmalar da yapmaktayız. Açıklanan istatistiklerde, Türkiye’de ilk yüzde yer alan şirketlerden bir çoğunun halka açık olmadığı görülüyor. Sermaye piyasalarına olan bu ilgisizliği hangi neden ya da nedenlere bağlıyorsunuz? Dünyanın birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkesinde sermaye piyasaları ekonomik hayatın çok önemli bir parçası olarak işlev görürler. Bu ülkelerde sermaye piyasalarının temel fonksiyonu, yeni girişimcilerin ya da şu an faaliyet gösteren firmaların finansman ihtiyacını ortaklık yoluyla gidermektir. Dünyanın birçok ülkesine baktığımızda sermaye piyasalarının köklü bir geçmişi ve kültürü var. Dolayısıyla, geçen süre içinde sistemin yol açtığı birçok olumsuzluk görülmüş ve bunları giderici birçok yasal düzenleme yoluna gidilmiş. Bu piyasaların işleyişiyle ilgili kesin kurallar ve müeyyideler konarak etkin uygulama sağlanmış ve sisteme olabildiğince güven duyulması yönünde çalışmalar yapılmış. Ülkemizdeki uygulamaya baktığımızda, aslında sermaye piyasalarının bilindiğinin aksine eski bir geçmişi var. Galata bankerlerinin işlevini bu çerçevede değerlendirirsek, 1800’lü yılların sonlarında hisse senedi ve bono piyasalarının var olduğunu söyleyebiliriz. O dönemde Bağdat Demiryolu Şirketi, Osmanlı Bankası gibi birçok şirketin halka açık olduğunu ve hisse senetlerinin bulunduğunu biliyoruz. Diğer taraftan, Cumhuriyet döneminde resmi bir borsa olmaksızın faaliyetleri devam ettirmişti. Resmi borsamız ise, bildiğiniz gibi 1986 yılında faaliyete geçti. Kuruluşundan bugüne geçen sürede bulunduğu coğrafyada önemli bir yatırım aracı olan borsada, %72’ye ulaşan yabancı payı var. Ancak derinlik ve Türk yatırımcıların ilgisi açısından bakıldığında arzu edilen seviyede değil. Maalesef İMKB, borsanın asıl işlevi olan yatırımcı ve şirketlere finansman sağlama fonksiyonunu tam olarak yerine getirememiş, istenen gelişmişlik düzeyine ulaşamamıştır. Türkiye’de en büyük 100 içinde yer alan şirketlerin büyük çoğunluğunun halka açık olmamasının farklı nedenleri var. Bunların başında da belirli bir büyüklük ve gelişmişlik düzeyine ulaşamayan sermaye piyasalarına duyulan güvensizlik, şirket yapılarının genelde aile şirketi hüviyetinde olması geliyor. Dolayısıyla, başka kişi ya da kurumların şirkete ortak olmasına sıcak bakılmıyor ve halka açılma durumunda uyulması gereken standartlar bir külfet olarak görülüyor. Ayrıca, ilk 100 arasında yer alan birçok şirketin vizyonunun sadece ülke ile sınırlı kalması sebebiyle mevcutla yetinme, yani agresif büyüme stratejisine sahip olmamaları da sayılabilir. KOBİ Borsası’nın kurulması için yıllardır çaba verilmekte. Konuyla ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz? Bu borsa, hangi yapı içerisinde kurulmalı? Küreselleşmenin hız kazandırdığı acımasız rekabet, dünyadaki bütün gelişmekte olan ülkeleri, iş hayatında aynı adımları atmaya zorluyor. Bu kapsamda, KOBİ Borsası projesi Türkiye’nin AB üyeliği yolunda her geçen gün daha da büyük önem kazanıyor. Ülkedeki her kurum ve kuruluşun kalkınmada üstüne almak zorunda kaldığı görev ve sorumluluklar var. Devletin makro ekonomik göstergelerde istikrar sağlaması, kayıt dışı ekonomiyi kayıt altına alması sadece KOBİ projesinin değil, ulusal geliri artırmaya yönelik her projenin ön şartı. KOBİ Borsası projesi Avrupa Komisyonu’nun 1993 yılında düzenlediği ve 2001 yılında EuroPaid Cooperation Office tarafından yenilenen Proje Döngü Yönetimi (Project Cycle Management) PCM ilkelerine göre hazırlanmalı. Bunun 2 nedeni var: Birincisi, Komisyon topluluk üyesi ülkelerin projelerini bu ilkelere uygun olarak düzenlemesini istiyor. İkincisi, projelerin bu ilke ve esaslara uygun olarak düzenlenmesi ve EuroPaid Cooperation Office tarafından kabul edilmesi halinde, AB’den finans desteği sağlamak. Dünyada birçok ülkede KOBİ borsaları ana borsa içersinde yer alıyor. Örnek olarak İngiltere’de AIM, Almanya’da Never Market, İtalya’da Nuovo Mercato, Yunanistan’da Athens Stock Exchange’i sayabiliriz. Dolayısıyla, ülkemizde de SPK tarafında organize edilebilir. Öte yandan, dünyada ayrı tüzel kişiliğe sahip olarak kurulan KOBİ borsaları da mevcut. Sizce nerede kurulmalı? İstanbul, Türkiye’de finans merkezinin kalbi. Borsa ile ilgili birçok kurum ve kuruluş ile birçok bankanın genel müdürlükleri İstanbul’da. Türkiye’deki KOBİ’lerin çok büyük bir kısmı da bu bölgede toplanmış durumda. Bütün bu nedenlerle “nerede kurulmalı” sorusunun kesin yanıtı İstanbul olmalı. Zaten borsada işlemler online sisteme göre yapılacağı için stratejinin belirlenmesinde, kuruluş yerinin seçiminde KOBİ’lerin yoğunlaştığı bölgenin esas alınması da doğal. İstikrarlı bir KOBİ Borsası’nın Türk ekonomisine katkısı ne kadar olabilir? KOBİ’ler halka açılmakta diğer şirketlere göre daha istekli olurlar mı? KOBİ borsaları, yurtiçi finans olanaklarının yurtiçi talebi karşılayacak konuma gelmesi için önemli bir araç. Ayrıca KOBİ Borsası aracılığıyla KOBİ’lere büyük bir kaynak aktarımı sağlanacak ve bu kaynak sayesinde KOBİ’ler yurtdışındaki rakiplerinin sahip olduğu maddi güçle yarışır duruma gelecektir. KOBİ Borsası KOBİ’lere kredi veren bir banka değildir. Ancak KOBİ’lerin istediği bankadan istediği miktarda kredi alabileceği güce kavuşturulabilmesini sağlayacak iyi planlanmış bir yapıdır. KOBİ Borsası’nın kurulması, finans piyasaları arasındaki rekabeti artırır; rekabetin artması da hizmet kalitesinin artması anlamına gelir. Şeffaflığın ve güçlü bir denetimin hakim olduğu bir finans piyasası, kaynakları en rasyonel yatırım alanlarına kanalize eder. Sonuç olarak ülkede belli başlı sektörlerin gelişimine katkı sağlar. Odamız tarafından yaptırılan bir araştırmanın sonucuna göre, ankete katılan KOBİ sahiplerinin veya yöneticilerinin %98.2’si KOBİ Borsası’nın kurulmasını istiyor. Ancak, Türkiye’deki KOBİ’ler daha çok aile şirketi oluşu ve risk sermayesi hakkında tam olarak bilgi sahibi olmaması sebebiyle, halka açılma konusunda liberal bir yaklaşıma sahip değil. Diğer taraftan, Türkiye’deki kayıt dışı ekonomi göz önüne alındığında, KOBİ’lerin KOBİ Borsası’na katılımında zorluk yaşanacaktır. İstanbullu üretici ve tüccarların son dönemlerde yaşadıkları problemler genelde hangi noktalarda yoğunlaşıyor? İstanbul’daki işletmelerin son dönemde yaşadığı sorunların çoğu, küreselleşmenin beraberinde getirdiği sorunlar. Bunların başında, özellikle halen etkisi devam eden küresel ekonomik dalgalanmalar, kurlarda yılbaşından bu yana %15'lere varan ani yükselmenin ithalata dayalı üretim faaliyetlerinde maliyetleri yükseltmesi geliyor. Yine küresel ısınmanın da etkisi ile artan gıda fiyatlarının İstanbul'daki gıda maddesi fiyatlarını artırması nedeniyle ortaya çıkan önemli sorunlar var. İstanbul'da faaliyet gösteren işletmeler ayrıca, artan maliyetler ve şehrin aşırı büyümesinden kaynaklanan sorunlar da yaşıyor. ABD’nin resesyona girdiği artık IMF ve FED gibi resmi kurumlar tarafından da açıkça belirtiliyor. Bu durumun Türkiye’ye yansımaları neler olacaktır? Krizin kaynağı ve nedenleri sebebiyle Türkiye, bu durumdan dolaylı olarak etkilenecektir. Çünkü Türkiye’de finans sektörü önceki yıllara göre daha güçlü hale geldi. Yine de bizim siyasetçisinden işadamına kadar ekonominin aktörleri olarak, bu durumda, ABD ekonomisinde büyümenin bu derece ivme kaybına uğramasının dünya mal ve hizmet ticaretine olası etkilerini öngörebilmemiz ve Türkiye’yi söz konusu risklere karşı hazırlamamız gerekiyor. Bu noktada, Türkiye’nin büyüme performansı için ihracat performansının devamlılığı ekonomimiz için önemli bir avantaj teşkil ediyor. İhracatımız ağırlıklı olarak Avrupa ülkelerine yönelik olarak gerçekleşiyor. Özellikle, AB ülkelerinin toplamdaki payı %60’ların üstünde. Eğer, önümüzdeki günlerde, ABD ekonomisinde süregelen ekonomik dalgalanma, AB ülkelerinin ABD’ye ihracatını olumsuz yönde etkilerse, AB vatandaşlarının tüketimlerinde gözlenecek düşüş Türkiye’nin ihracatında da bir ivme kaybına neden olabilir. Bu nedenle, söz konusu küresel dalgalanmadan daha az etkilenme ihtimali olan birinci ve ikinci kuşak komşularımıza yönelik ihracat çabalarımızı arttırmak bir önlem, bir tedbir olarak değerlendirilebilir. İTO Başkanı olarak Türkiye’nin ekonomi tablosunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye ekonomisi bugün çerçeve şartları itibariyle olumlu ve olumsuz faktörlerin aynı zamanda etkili olduğu bir ortam içinde. Türkiye’de evvelki yıllarda hızla gelişerek yılda yaklaşık 20 milyar dolar seviyesine ulaşan doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında azalma görülmesi mümkün. Paralel şekilde, yabancı yatırımcıların özelleştirme ihalelerine ilgi göstermeleri de gerileyebilir. Bu durum, Türkiye’de cari işlemler dengesi açığının finansmanı için dış borçlanma yöntemine daha fazla ağırlık verilmesini gerektirecektir. Geçen yıllarda finansman ihtiyaçlarını büyük ölçüde yabancı kaynaklı kredilerle karşılamak yoluna giden reel kesim, döviz kurunun artışı nedeniyle önemli bir risk üstleniyor. Bu durum, kredi ilişkilerinde garanti veren durumunda olan bankacılık sistemimizi sıkıntıya sokabilir. Ayrıca, enerji ve gıdada dünya fiyatlarında aşırı yükselme var. Ülkemizde tarım, maalesef olumsuz iklim şartlarının da etkisiyle son yıllarda gerileme göstermekte. Elektrik üretiminde ise, gerekli santrallerin kurulmasında gecikilmesi nedeniyle 2009 yılında arz yetersizliği söz konusu olabilir. Türk Lirası’nın döviz karşısında 2008 yılının ilk aylarında değer kaybetmesi, gıda ve enerji maddeleri ile bazı sanayi hammaddeleri fiyatlarındaki artışlar, enflasyon seviyesinin %10’un üzerinde seyretmesine neden olacaktır. Bu endişe verici beklentilere karşın ümit verici avantajlara da sahibiz… Bu avantajlardan bahsedebilir miyiz? Enerji fiyatlarının yükselmesi Türkiye’nin çevresinde yer alan ve avantajlı ticari ilişkilere sahip olduğumuz (Rusya, Azerbaycan, İran, Irak, Suudi Arabistan vb.) birçok ülkede önemli gelir artışına yol açtı ve bu ülkelerde tüketim ve yatırım eğiliminde önemli artış potansiyeli oluştu. Türk ihracatçıları ve müteahhit firmaları bu fırsatları avantajlı bir şekilde değerlendirebilecek konumda. Bahis konusu ülkelerde biriken yatırım potansiyeli de uygun politikalarla Türkiye’ye yönlendirilebilir. Hızla gelişen turizm sektörümüz hâlâ önemli gelişme potansiyeli içermekte ve bu sahada nispeten kısa sürede çok daha ileri noktalara ulaşmak mümkün. Türkiye’de ekonomik büyüme hızı biraz gerilemiş olmakla beraber, gelişmiş ülkelere göre hâlâ önemli ölçüde yüksek. Büyüme eğilimi korunabildiği takdirde, gelişmiş piyasalardaki durgunluk ve güvensizlik nedeniyle avantajlı yeni yatırım fırsatları arayan sermayedarlar için Türkiye giderek daha çok dikkate alınacak cazip bir hedef olabilir. Türkiye yabancı sermaye çekme bakımından uluslararası mali kriz ortamından kârlı çıkabilecek bir ülke. Bunun için siyasi istikrarın devam ettirilmesi, para ve döviz piyasasında güven ve işlerliğin korunması, ekonomik büyüme eğiliminin ve ihracat artışının yeterli seviyelerde sürdürülmesi gerekmekte. |