Anasayfa arrow Haberler arrow Polonya Türkiye Arasındaki Ticari Faaliyetler
Advertisement
Ana Menü
Anasayfa
Araştırmalar
Temel Eğitim
Etkinlikler
Basında Boryad
Hakkımızda
Arama
İletişim
Linkler
Haberler
English
Hava Durumu
Polonya Türkiye Arasındaki Ticari Faaliyetler PDF Yazdır E-Posta
21 05 2008

Türkiye–Polonya Ticaret Odası Başkan Yardımcısı Grzegorz  Kobylecki

“Türkiye’nin AB yolculuğu Polonya’yla aynı”

Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylık sürecinin kendisine “deja vu” yaşattığını söyleyen Grzegorz Kobylecki, iki ülke arasındaki ticaretin büyük potansiyeller barındırdığını ifade ediyor. 

Polonya’nın Avrupa Birliği (AB) adaylık süreciyle Türkiye’ninki arasında ne gibi benzerlik ve farklılıklar var?

Türkiye’de ikamet eden biri olarak, Türkiye’nin AB üyeliğiyle ilgili gelişmeleri yakından takip ediyorum. Türkiye’nin AB adaylık sürecini düşününce, bir anlamda “deja vu” yaşıyorum. Lehte ve aleyhte olan konular, sorular, sorunlar ve hatta zaman zaman yitirilen AB heyecanı bile aynı! Polonya’da da Türkiye’de olduğu gibi, AB üyelik süreci uzadıkça, halkın üyeliğe verdiği destekte azalma yaşanmıştı. Eskiden Polonya’da duyduğum bir sloganı Türkiye’de de duymam benim için tam bir şaşkınlık oldu: “Avrupa Birliği standartlarına evet, Avrupa Birliği’nin kendisine hayır.” Ancak bu standartlar hayata geçirildikten sonra AB’ye üye diğer ülkelerle büyük bir yakınlaşma ve benzerlik oldu. Bu aşamadan sonra ne “hayır” diyen biri ne de bunu için bir sebep kalmıştı. Polonya’nın Mayıs 2004’te AB’ye resmen üye olması, resmi kabulden başka bir şey değildi.

Polonya’nın AB ile müzakereleri, komünist olmayan ilk hükümetin başa geçmesinin hemen ardından, yani doksanlı yılların ilk zamanlarında başladı. Tam üyelikten önceki dönem, yeni yasa ve kanunların çıkarılıp uygulanmasının yanı sıra; tarım, maden sanayi, ağır sanayi, bankacılık gibi çeşitli sektörlerde kökten değişikliklerin yapıldığı dönem oldu. AB’nin devlet yapısıyla ilgili standartlar, kamu tarafından her zaman hoşgörüyle karşılanmayan, derin reformlar içeriyordu. Ekonominin düzene sokulması ve korkunç yüksek enflasyona karşı mücadele için; bazen acı bir şekilde olsa da Polonya halkının birçok hususta taviz vermesi gerekiyordu. Grevlere gidiliyor, siyasi krizler yaşanıyordu. Polonya’nın eski sosyalist ekonomiden vazgeçtiği dönemde içinde bulunduğu durum unutulmamalı. Herkes, serbest sermaye dolaşımına dayalı kapitalist ekonomi standartlarının uygulanmasından yanaydı. Ancak o dönemde Polonya’da, kendi gücüyle ekonominin en önemli sektörlerinin özelleştirmesini sağlayacak özel sermaye yoktu! Devlet; bankaları, fabrikaları vs. piyasaya satışa sunup, “haydi bunları satın alın” dedi. Ancak satın alacak kimse yoktu; çünkü açıkta para da yoktu. Yabancı sermaye bu fırsattan olağanüstü bir şekilde istifade etti ve bunun neticesinde bankacılık sektörünün %70’i yabancılara ait oldu. Bu tür örnekler saymakla bitmez. Ancak zaman geçtikçe zenginleşen Polonyalı şirketler, AB ülkelerinden gelen şirketlerle rekabet edecek hale geldi.

Türkiye’nin AB ile sürdürdüğü müzakerelerin en hassas ve önemli konularından biri de tarım. Polonya’da durum nasıldı?

Tarım alanında yapılan reformlar ve sonrasında tarım ve hayvan ürünlerinin devlet tarafından sözleşmeli olarak satın alınması politikasından vazgeçilmesi; her tür değişikliğe karşı çıkan, geleneksel köy halkı tarafından beğenilmedi. Bu kesimin AB üyeliğine desteği çok düşüktü. 70’li yıllarda hızlı bir şekilde köylerden kentlere göç olduğundan, köylerdeki yaş ortalamasının da çok yüksek olduğunu söylemem gerek. Yaşlı çiftçiler, verimsiz de olsa eski ve geleneksel metotlardan vazgeçmek istemediler; ama yine de yeni serbest piyasa koşullarına uymak zorunda kaldılar.  90’lı yıllarda çiftçiler, sektörün kredilerle güçlendirilmesinde yapılan hatalardan dolayı, kendilerini borçlanmış olarak bulmuşlardı. Çiftçilerin büyük bir bölümü iflas etmiş, neticede hem arazilerini hem de üretim araçlarını satmak zorunda kalmışlardı. Tüm bunların üstüne, yeni ve daha verimli tarım teknolojilerinin uygulanması yönünde politikaların belirlenmesi, sorunu büyüttü.

Yeni gelişmelerle birlikte; köylerden kentlere göç sürecini durduracak yahut geriye yönlendirecek, tarım piyasasını yeni serbest ekonomi koşullarında doğru dürüst bir şekilde yönetecek olan kadroları büyütecek, genç çiftçilere gerekli bilgi sağlayacak ve bunların köylerde çalışarak “iş” yapmasına imkan sağlayacak yeni mekanizmalara ihtiyaç doğdu. O zamanlarda Polonya çiftçilerinin, devletten yüksek sübvansiyonlar alan batılı çiftçilere rakip olamayacağı korkusu yaşanıyordu. Polonya, Avrupa Birliği ülkelerinden ithal edilecek ucuz gıdanın, iç piyasadaki tarım ürünlerini yok edeceğinden korkuyordu. Ama korkulanın tersine, batılı çiftçilerin daha ucuz ve daha sağlıklı Polonya gıdasıyla rekabeti konusunda sorunlar yaşandı. Polonya gıdası bütün AB ülkelerinin süpermarketlerinde bulunuyordu. Bununla beraber, Avrupa fonlarından Polonya çapında en çok fayda görenler, çiftçiler oldu. Türk tarım sektörünün sorunları, Polonya’nın AB üyeliği yolunda ilerlediği dönemlerde çözmek durumunda kaldığı sorunlara çok benziyor.

Türk köylerini gezme ve Türk çiftçileriyle konuşma fırsatım oldu. Benim gördüğüm; sorunların, korkuların hatta AB konusundaki bilgi eksikliklerinin bile aynı olduğu. Polonya AB üyesi olmadan önce çiftçilerle yaptığım konuşmayı hatırladım; çünkü hiçbir fark yoktu. Eminim ki reformlar uygulandıktan sonra, Türk tarım sektörü devlet ekonomisinin çok sağlam ve kuvvetli bir kolu olacaktır. Bu sektörde, genç çiftçilere cazibeli gelecek ve göç sürecini geriye yönlendirecek yeni iş yerleri açılacaktır. Konuyla ilgili son olarak şunu söylemek istiyorum: Türkiye, AB tarafından da teşvik edilen özelleştirme sürecinde Polonya’dan çok daha şanslı. Çünkü Türkiye, büyük bir yerli sermayeye sahip. Türk firmalarının, stratejik sektörlerin özelleştirilmesinde, Batı sermayesiyle etkili bir şekilde rekabet etme imkânı var. Bunun sayesinde, ileride birçok sorunla karşı karşıya kalmayacaksınız. 

Türkiye’nin AB ile devam eden üyelik sürecinde “kültür farklılığı” tanımlaması sıklıkla kullanılıyor. Sizin bu konu hakkındaki fikirleriniz nelerdir? 

Avrupa Birliği’nin kültür politikasına göre, kültürlerin farklılığı, korunması gereken bir zenginlik. Zengin kültürü ve gelenekleri ile Türkiye’nin üyeliği, AB’de iki önemli gelişmenin yaşanmasına neden olacaktır. İlk olarak, Avrupa kimliğiyle ilgili tartışmaya ve neticesinde bu kimliğin yeniden tespitine sebebiyet verecektir. İkinci olarak, AB’nin dış politikasının yapılanmasında yepyeni ufuklar açacaktır. Bence bu hususlar, Türkiye’nin AB’ye girme sürecinde büyük önem taşıyor. Kim bilir, belki de bütün ekonomik anlaşmalardan daha önemlidir. Osmanlı İmparatorluğu ve sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti, son birkaç yüzyıldır Avrupa’nın ayrılmaz kültürel ve siyasi bir parçası. Kesin olarak söylenebilir ki, Avrupa’nın tarihi Boğaziçi’nde belirleniyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun, şu anda Avrupa Birliği’ne üye olan ülkeleri de kapsadığı ve oralarda silinmez izler bıraktığı unutulmamalı. Türkiye’nin hep Avrupa’da olduğu yadsınmaz bir gerçek.  

Türkiye–Polonya Ticaret Odası ve faaliyetleri hakkında neler söyleyeceksiniz? 

 Türkiye–Polonya arasındaki ticaret cirosu, 2007 yılı itibariyle 3 milyar dolara ulaştı. İki ülkenin ekonomik imkân ve potansiyellerini dikkate aldığımızda, bu rakam çok düşük. Eminim ki, birkaç yıl içinde bu rakam 5-6 milyar dolara ulaşmış olacak. Bugün yaşadığımız en büyük zorluklardan biri, birbirimizi yeterince tanımıyor olmamız.  Türkiye’nin Polonya’daki imajı, her şeyden önce, insanların halı, altın ürünleri ve tatlıları satın alabildikleri çarşılar. Polonya’nın Türkiye’deki imajı ise, bu çarşılara gelen turistler. Türk arkadaşlarımla konuşurken, Polonya ve Türkiye arasındaki ticarette ilk sırada araba, makine ve bunların yedek parçaları olduğunu söylediğimde çok şaşırıyorlar. Aynı şaşkınlık Polonya’da da yaşanıyor. Polonya’nın son birkaç yıl içinde ekonomik kalkınma oranı %5-7 civarında; Polonya en hızlı gelişen, kalkınan AB ülkelerinden biri. 2007 yılında Polonya’nın ihracatı 1.3 milyar dolara ulaştı. Türkiye de ekonomik kalkınmaya sahne oldu; yatırım yapılacak en cazip ülkeler arasında 11. sırada yer alıyor. Bu rakamlar gerçeği yansıtıyor ve el ele vererek bu çalışmaları daha da verimli hale getirebiliriz… 

Türkiye–Polonya Ticaret Odası’nın esas görevlerinden biri, Polonya’da Türk ve Türkiye’de Polonya ekonomisinin tanıtılması ve iki ülke işadamlarının, işbirlikleri sonucunda çok faydalı sonuçlar elde edilebileceğine ikna edilmesi. Bugünkü 3 milyarlık ticaret cirosunun arkasında, bu işbirliği için zaten ikna olmuş Polonya ve Türk firmaları bulunuyor. Elimizdeki verilere göre, Polonya’da Türk sermayesine dayalı ve Türk vatandaşları tarafından yönetilen 200’den fazla Türk firması kayıtlı. Polonya piyasasına, Beko, Mesa, Nurol gibi çok güçlü Türk firmaları girmiş durumda. Diğer taraftan, Polonyalı firmalar da Türkiye’de  uzun zamandır başta enerji ve maden sektörü olmak üzere önemli sektörlerde faaliyet gösteriyor. Örneğin 70’li yıllarda Türkiye’de birkaç termik santralinin inşasını Polonyalı firmalar gerçekleştirmişti.  Biz Oda olarak, sadece Polonya veya Türkiye’deki projeleri değil, Asya piyasaları gibi diğer ülkelerdeki ortak projeleri de destekliyoruz ve desteklemeye devam edeceğiz. Türkiye Polonya ortaklığındaki şirketlerin, bu piyasalarda rekabet açısından etkili olabileceği kanaatindeyiz. 

 Firmalar ticari anlamda başka ne gibi zorluklar yaşıyor? 

İki ülke firmalarının karşılaştığı en önemli zorluklardan biri de, özellikle yurtdışı yatırımları için finansman temin edebilmek. Bizim amacımız, en azından bir ölçüde bu sorunu çözmek. Bu amaçla, BORYAD ve Varşova Borsası’yla ortak bir konferans düzenledik. Konferansta, Varşova Borsası’nda halka arz ve Polonya’da Türk şirketlerine ve yatırımcılara sunulacak fırsatlar detaylıca değerlendirildi. Polonya’dan sermaye teminiyle ilgilenen 50 Türk firmasına, kendilerine sunulacak teklifler anlatıldı. Konferans sırasında bu firmalardan birçoğu Varşova Borsası temsilcileriyle kapsamlı bir şekilde görüşmelerde bulundu. Konferans, Varşova Borsası ve İMKB başkanlarını bir araya getirdi ve bunun sonucunda, karşılıklı işbirliği anlaşmasının imzalanması için görüşmelere başlandı. Eminim ki, bu faaliyetlerin hem Türk hem de Polonya firmaları için olumlu sonuçları olacaktır. 

AB adaylık sürecinde edinilen tecrübelerin paylaşımına yönelik çalışmalarınız var mı?

  Biz bu konu üzerinde özenle duruyoruz. Tam üyelikten önceki dönemlerde Polonya’nın edinmiş olduğu tecrübeler, özellikle tarım alanında, hâlâ canlı ve taze. Türkiye bu tecrübelerden istifade edebilir, hatta etmesi gerek. Bu sözlerim, AB fonlarının teminiyle ilgili tecrübelerimiz için de geçerli. Türkiye şu anda bazı üyelik öncesi fonlarından faydalanıyor; ama eskiden Polonya’da olduğu gibi, Türkiye’nin bu fonlar için gerekli müracaatları yapacak yeterli sayıda uzmanı yok. Bu yılın Ekim ayında, Türk ve Polonya Maliye Bakanlıkları’nın himayesi altında Varşova’da “Türkiye-Polonya İş Forumu” düzenlemeyi amaçlıyoruz. Bu etkinliğin en önemli konularından biri, iki ülke firmalarının işbirliği ve olası müşterek altyapı projeleri olacak.  Diğer bir işbirliği konumuz da, eğitim. İki ülke de küreselleşmenin getirdiği yeni ihtiyaçlara cevap verebilecek olan genç nesiller ve kadroların eğitimine büyük önem veriyorlar. Özellikle küçük şehirde yaşayan gençlerin kamunun sağladığı eğitim imkânlarından faydalanabilmesi çok önemli. Odamız, ülkelerimizde bulunan yüksek okulların ve üniversitelerin işbirliği yapmalarına yönelik her türlü faaliyeti destekliyor. Örneğin, odamızın da desteğiyle Kütahya Dumlupınar Üniversitesi ve Varşova Ekonomik İlişkileri Yüksek Okulu arasında bir anlaşma yapıldı. Bu iki okulun amacı, Türkiye ve Polonya’da küçük şehirlerde yaşayan gençlerin TV ve internet aracılığıyla ulaşabileceği uzaktan eğitim şebekesini açmak. Bu gelişme bizim için farklı bir önem taşıyor.

Son Güncelleme ( 21 05 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >




© Copyright 2007 2008 www.boryad.org
oyun
hobi
teknolojijoomla